Günlüğümde kullandığım Twenty Eleven temasının özel üst kısmında, bugüne kadar çektiğim fotoğraflardan kesitler koymaya başladım. Birkaç tane koydum, rasgele sayfalarda bu üst kısımlar görünüyor.
Bu fotoğrafların bazılarını duvar kağıdı olarak KDE-Look hesabıma yüklemiştim. Müsait zamanda listede bekleyen diğer resimleri de duvar kağıdı olarak yükleyeceğim.
Nedense bir türlü yazmayı alışkanlık haline getiremedi Türkiye’deki özgür yazılım topluluğu… Eskiden ara ara bir şeyler karalanırdı, şimdi ise twitter vb sosyal medya araçlarındaki kısıtlı(140 karakter) ve sınırlı sayıda kişiye ulaşabilen ifadelerden başka bir şey yok. Topluluğu bu şekilde sosyal medyadan takip etmek doğrusu çok zorlayıcı oluyor…
Kendisini topluluğun parçası hisseden birisinin, özgür yazılımla ilgili kısa twitler yollamasının yukarıdaki durumdan ötürü pek de bir manası kalmıyor. İşin magazini dışında(o bunu çıkarmış, buna cici demişler vb) bir paylaşımı da bulunmamakta. Ki bu bilgiler, bir süre sonra hızlıca yok olmakta.
Ayrıca, topluluk olarak üretmemizde, bu kaybolan kısıtlı ve sınırlı iletiler bugüne kadar bir fayda sağlamadı.
Bu en azından birbirimize 140 karakterden daha fazla saygı ve birliktelik hissettiğimizi gösterir.
Unutmadan, illa özgür yazılımla ilgili yazmaya da gerek yok, unutmayın ki tıpkı sosyal medyada yazdıklarınızı takipçilerinizin okuduğu gibi, gezegenlere düşmeyen yazılarınızı da elbette birileri okuyor.
İlla ki süper teknik şeyler yazmanıza gerek yok, hayattan, ufak şeylerden(eğlenceli olursa daha güzel tabi:))
Zamanım olmuyor, demeyin, illa destan yazmanıza gerek yok. Kısa bir yazı, belki 15 dakikanızı alacak. Bu, twitter’da kaybolup gidecek onca yerli-yersiz güncellemeyi okumaya harcanan zaman ile kıyaslandığında inanın çok kısa bir süre.
Söz uçar yazı kalır, twitler uçar günlükler kalır…
Not: Bu yazı 27 Kasım 2011’de Tumblr mikro günlüğümde yayınlanmıştır. Biraz mikro ölçüyü kaçırdığım için burada yayımlanması, daha iyi olur. En azından bu bilgiye ihtyacı olanlar için daha kolay erişilebilir olacaktır. Diğer uzun kaçan tumblr yazılarımı da bilahare akttaracağım.
Bugün eşimi Almanya’ya uğurlamak için havaalana gittik. Bütün günü havaalanında geçirdik. Nedeni ise overbook denen hadise. Konu çok uzun, kısa tutacağım.
Overbook, havayolu firmalarının, uçaklardaki koltuk sayısından fazla bilet satmasıymış. Yasal olarak buna hakları varmış, sivil havacılık kuralları(IATA vb) %10’a kadar buna müsade ediyormuş. Yani o seferde 200 koltuk varsa, firma 220 adet bilet satabiliyormuş.
Eğer onlince check-in yapmazsanız, ve alıştığınız gibi, uçuştan 2 saat önce gişelerden yaparım diyorsanız overbookzede olabilirsiniz. Çünkü kalabalık sıra size gelene kadar, kapasite dolarsa, “boarding time”dan önce ve “check-in” saatinin sona ermiş olmasından önce gişeye ulaşsanız bile, uçak doldu kusura bakmayın diye bir saçmalıkla karşılaşabilirsiniz.
Parayı verdiniz, zamanında da orda oldunuz ama uçağa binemiyorsunuz. Bunun adı bu topraklarda “şerefsizlik†“sahtekarlık†ve “hırsızlıkâ€â€¦
Tabi bu sahtekarlık resmiyete bürününce elden birşey gelmiyor.
Şöyle bir çözümü var,
Size bir sonraki uçuşa bilet hazırlıyorlar, yanında da 300 Euro’luk seyahat çeki veya 150 Euro nakit para teklif ediyorlar. Bu teklifi kabul ederseniz size bir ibraname imzalatıyorlar ve uzalşmış oluyorsunuz.
Hiç küçük firma büyük firma ayrımı olduğunu zannetmeyin, bunu yapan THY. Sivil havacılık kuralları doprultusunda istatistiksel olarak uçuşa gelemeyecek yolcuların olabileceği ve uçağın doluluğunun sağlanması adına bu yapılıyormuuş. Sadece 5 yıldızlı havayolu şirketleri yapmıyormuş(Emirates vb) THY ise 4 yıldızlıymış.
Atatürk havalimanında sıft bunun için THY’Nin bir ofisi var, ikna masası mübarek… Oradakilerin işi bu, milletin tepsini söndürmek… Biz orda 4 satte bizim gibi 4-5 ekiple kader ortağı olduk. Bizim Türk olmamız yine bir nebze, derdimizianlattık, ekstradan koordinasyon mağduriyetimizin giderilmesi vb derdimizi anlattık. Akşam üzeri ise odanın hali perişandı. Kırgızı, Rusu, Endonezyalısı, Japonu bir sürü overbook mağduru. Çok üzüldüm. Adamların Dubaiden aktarmaları vb yanıyor… Dertlerini anlatamıyor, onlarca valiz elde yabancı memlekette…. Allah kolaylık versin.
THY’nin size verdiği belgelerde hep overbook yazıyor, neden Türkçesini yazmamışlar. Fazla bilet satışı, ya da firmamızın diğer havayolu firmaları gibi uyguladığı haksız kazanç yönetmi.
Neyse işin özü, mağdursanız, mağdursunuzdur. Kuralları koyanlar birilerinin mağdur olacağını bilmiyorlar mıydı? Biliyorlar, ama bu şerefsizce kuralları koyan şerefsizler, çok evrensel şerefsizler!
Kurallar pis vesselam.
Harem otogarında böyle bir uygulama yok, en azından resmi sıfatı yok.
Siz kendinize dikkat edin.
Not: Bu işten keyif alındığını gösterir haberlere aldanmayın, yok efendim tursitler memnunmuş vs. Şöyle, eğer overbook mağduruysanız, görevliler uçakta diğer yolcuları ikna etmeye çalışıyor, size şöle bir teklifimiz var vb. Adamların acelesi yoksa 150 Euroyu alıp bir sonraki uçağa biniyorlar. Eğer uçak ertesi günse sanırım otel konaklaması da sunuyorlarmış. Amerikada bu tutar 800 USD’den 1300 USD’ye çıkmış, burada ise 150 Euro.
LibreOffice’in arayüz çeviri çalışmalarını %100 seviyesine çıkardıktan sonra, çok daha zor ve uzun bir çaba gerektiren “Yardım” içeriğinin de çeviri oranının yükselmesine odaklandık…
Buradan kabaca şu neticeyi çıkarabiliriz, kullandığımız uygulamalarda sadece araüz üzerinde bir etkileşim bize yetiyor. O yazılımın özelliklerini kavramak için ilk elden yardım içeriğinden yardım almıya pek ihtiyacımız yok, veya yardım içeriğine tenezzül etmiyoruz…
Oysa hepimizin şiayet ettiği, yapamamak, veya Nasıl yapılır? Nedir? sorularının cevapları çoğu zaman bu yardım içeriklerinde yer alıyor. Bu içeriğe göz atmadan soluğu google’da almak veya nasıl yyaparım diye sorup başka insanların zamanını tembellik ile çalmak daha kolay sanırım.
Çok uzatmadan, şunu unutmamak gerekir ki bu yazılımları yazan kişilerin oluşturdukları bu yardım içerikleri, o yazılımla ilgili sizi kilitleyen bir çok bilinemeyeni güzellikle anlatmakta… Kimse kendini “Bilgisayardan anlarım” havalarında görmeyip alçakgönüllü şekilde bu yardımlara kısaca göz atarsa her şey daha kolay ilerler sanıyorum…
***
Yazı başlığına gelirsek… Bir müddettir bilgisayarımda Ubuntu kurulu(üzerinde KDE kullanıyorum, nedense Kubuntu’dan daha başarılı). Bunun sebebi, özellikle LibreOffice çevirilerinde güncel sürüm üzerinde çalışma imkanı bulmak, bildiğimiz üzere Pardus 2011 serisi sona erdiğinden güncel LibreOffice paketleri sunulmamakta.
LibreOffice 3.5 yayımlandıktan sonra, hevesle PPA(Personal Package Archieve-Kişisel Paket Arşivi)’lara düşer düşmez kurdum. Fakat beni haya kırıklığına uğratan bir şeyle karşılaştım; LibreOffice için Türkçe yardım paketi maalesef bulunmuyordu… Bira araştırdım, önceki sürümlerde bir ara çıkmış. Ama şimdi maalesef yok…
Peki dedimi, The Document Foundation tarafından sunulan *.deb paketini indirip kurayım dedim. LibreOffice Türkiye sitesinden indirdim, fakat ne yazık ki “Bağımlılıkların Uyuşmamasından” kurulamadı. LibreOffice’i TDF paketlerinden kurabilirdim, ama sistem ile uyumlu iyi performans veren Ubuntu paketlerini bekledim. Uygulama Ubuntu deposundan, yardım TDF *deb’lerinden olmadı(Coşkun abi, bu kısım senin için, her *deb’in eti yenmiyor görüldüğü üzere :))
Velhasıl-ı kelam, dedim, bari bir hata kaydı açayım, paket isteğinde bulunayım. Bir de alla alla, neden Ubuntu Türkiye topluluğu bu pakete sahip çıkmamış dedim, temkinli şekilde hata kaydını girdim (https://bugs.launchpad.net/ubuntu/+source/libreoffice/+bug/943663).
Hata kaydına yanıt olarak Björn Michaelsen, debian paketçisi arkadaşıÂ Rene Engelhard ile %80’den aşağı çeviri oranına sahip yardım yerellerini paketlememe taraftarı olduklarını söyledi.
Biraz ağrıma gitti, içe doğru burkuldum doğrusu, dilimiz Türkçemizin bu kriterin altında kalmasına üzüldüm. Bir yabancı dil bilmeyen sadece kendi dilini konuşan LibreOffice kullanıcılarının bu yazılımı tam verimli kullanabilmesi, kendilerini geliştirmesi için özgür yazılım tarafında bir seçenek sunulmaması da ayrı bir üzüntü.
Sevgili  Björn Michaelsen, dile sahip çıkma refleksine atfen, yarım içeriği için kendi paketlerimizi oluşturmaya teşvik edici tavsiyelerde bulundu. haklıydı da, başkalarından bu beklenmemeliydi. Maalesef *deb apketi yapmayı, bunu Ubuntu’Ya uygun şekilde yapmayı bilmiyorum. Bilen biri varsa LibreOffice 3.5 için Türkçe yardım içeriğini paketleyip PPA’sını sunarsa çok mutlu olurum.
Bu arada baktım da yine başlığa gelememişiz. Napalım, yazı çok uzadı, başlığı özetleyerek bir sonraki yazıya devredelim.
Aşağıda, LibreOffice Yardım içeriğinin dillere göre çeviri yüzdelerini görebileceğimiz sıralı bir tablo hazırladım. Bu tablo aslında çok şey anlatıyor. LibreOffice’in kişisel bir üretkenlik takımı olduğu düşünülünce, hem kişisel hem de kamu, özel sektör ve yerel yönetimlerde kullanıldığı da hesaba katılınca. Hem insanların kendi dillerine sahip çıkması hem de özgür yazılım kullanmak ve bunu tam kapasiteyle kullanmak adına çok iyi fikirler veriyor. Zamanım olsaydı bu oranları, ülkelerin nüfuslarına ve gelişmişlik oranlarına göre karşılaştıracaktım ama olmadı. Zaten tablo açık.(Son etkinliği olmayanlar, çeviri kaynaklarının LibreOffice 3.5 branşı yaratıldıktan sonra bir ekleme veya değişikliğin yapılmadığı manasına gelmekte)
Dillerine sahip çıkan ve özgür yazılımda dillerini yaşatan insanlara hayranlık duyuyorum. Büyük sabır ve emek gerekmekte. Örneğin LibreOffice yardım çevirileri, dile kolay 438.349 kelime… Son dönemde 15.000 civarı kelime çevirdik, ibreyi sadece %3 oynatabildik…
LibreOffice çeviri çalışmalarına katılamak isterseniz aşağıdaki adreslere bir göz atın:
-Pahalı portakal yemek mi daha emekçi-ırgat dostu yoksa ucuz portakal yemek mi?
Ne açıdan bakıldığına göre değişir, ama sanırım pahalı portakal yemek daha iyi. Nedeniyse şöyle;
Diğer şartların sabit olduğunu düşünelim. İki portakal çiftliği var, toprak yapısı çok büyük oranda birbirine benziyor, ağaçlar da aşağı yukarı aynı türdendir. Geriye üretim faktörlerinden bakım ve işçilik kalıyor.
-Toprağa iyi bakmak, ağaçlara iyi bakmak, hasatı hızlı yapmak vb gibi işgücü gerektiren unsurlar.
Bu emek gerektiren unsurların yeteri kadar yapılması demek maliyet demek. Daha iyi portakal üretebilmek için daha fazla emek gerek, bir çiftlik sözkonusuysa, bu bir kişinin emeği değil, toplu bir işgücü demek, yani istihdam.
İstihdam demek maliyet demek, maliyeti düşürmenin iki yolu var, ya ağaçlar daha çok portakal üretecek ya da işgücü maliyetini kısacaksınız. Daha çok üretim ancak daha fazla bakım ile mümkün olabilir, ağaçların da belli bir üretim kapasitesi olduğuna göre bakımın verimliliği artırması da bir yere kadar. Bu durumda devreye ancak hormon vb hileler girebilir… İkinci seçenek olan işgücünü azaltma yöntemindeyse, toprak bakımsızlaşır, ağaçlar bakımsızlaşır ve doğal kapasitesinin üzerinde bir ürün vermez, verdiği ürün de bakımlı ağaç kadar olamaz. Bu durumda çiftlik sahibi kar eder, bu portakalın kilosu iyi portakal kadar pahalı olmadığından daha düşük maliyetle yaklaşık aynı karda daha çok satacağından toplam gelir de daha fazla olacaktır.
Peki, bu ucuz portakalı kim alacak? Sizin benim gibi ekonomik yaşamaya çalışan insanlar. Biz portakalın kilosundan 2 lira tasarruf ederken, bu ucuz portakalı satan çiftçiyse, bu artan geliriyle yeni bir çiftlik alacak, bu çiftliğe de fazla bakmayacak ve yine aynı standarttaki portakalı daha ucuza daha çok satacak, ve yine bir çiftlik alacak… Böyle büyüyüp gidecek ve hep daha az işçi çalıştırarak rakiplerine göre daha fazla kazanç elde edecek. Tabi biraz daha vahşileşince elinde bulunan istihdam gücüyle işçilere de daha az ücret verecek ve daha da büyüyecek.
Diğer tarafta da aslında zengine üretim yaptığını sandığımız iyi portakal üreten çiftçiyse, daha iyi portakal üretmek için daha fazla istihtamda bulunacak, daha fazla işçi iş sahibi olacak, işçi başına verimi artırmak içinse bu işçileri eğitecek uzun dönemde de işte tutarak uzmanlaşmayı artıracak, daha iyi çalışmaları için ücretlerini tatminkar seviyeye çıkaracak. Daha fazla kişi, daha iyi ekmek yiyecek.
Özetle, fakirseniz, fakirlere hitaben ürünler almanız aslında fakirlik ve işsizlik zincirini beslemeye neden olabilir. Mesela ucuz olduğu için Çin malı ürünleri tercih etmemiz gibi daha geniş bir perspektifte bakarsak, artıları ve eksileri daha iyi görebiliriz.
Tabi bu bir bakış açısı, bazı şeyler sabitken(ceteris paribus). Ama hayat çok daha dinamik.
Geç olsun da güç olmasın derler ya hani, benim de hayatımda genelde birçok şey güç olmasın diye geç oluyor, fırsat meselesi vesselam…
Bu Kurban Bayramında İzmir’e ailemin yanına gittik. Çok şükür güzel bir bayram oldu. İyi vakit geçirdik. Bayramda İzmir’e gitmiş olmanın vesilesiyle, Sezai Yeniay ile epeydir planladığımız görüşmeyi gerçekleştirdik.
Sezai ile tanışman, bundan 6-7 ay öncesine dayanıyor. Özgürlükİçin.com sitesinin Artİstanbul’un ardından proje yönetimi tarafından Camia Koordinatörlerine devredilmesi ve ardından Camia Koordinatörlerinin Özgürlükİçin.com’un yönetimini “topluluğa” bırakması ile Özgürlükİçin.com, yönetim adınsa, sahipsiz bir durumda kalmıştı. Herkes bu durumun sıkıntısını yaşarken, ne yapılabileceği konusunda pek bir çözüm görünmüyordu.
Herkes Özgürlükİçin.com topluluğunun dağıldığını düşünüyordu. Oysa konu topluluk ve özgür yazılımsa, bir şeylerin kaybolmaması gerekiyordu. Şu iletimde duruma müdahil olmuştum. Aynı günün öğle saatlerinde de Sezai şu sözleri ile bu sürece sessiz kalmayacağını belli etmişti;
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini? “ Namık Kemal “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!” Mustafa Kemal
Bu sözler ile mücadelenin bırakılmaması, her şekilde birilerinin sahip çıkma güdüsünün harekete geçmesi gerektiğini ortaya koymuştu. Nitekim öyle de oldu, kendisi Özgürlükİçin topluluğunun Genel Yöneticiliğine talip olarak bu sorumluluğu aldı. Aslında sorumluluktan da öte, bir şekilde kendini bu süreçte olacaklara siper etmişti…
Geçtiğimiz süreçte, çok çalıştı, birlikte çok da iş yaptık, çok fazla telefon görüşmemiz oldu. Özgürlükİçin.com’u ayakta tutmak ve her süreci devam ettirmek adına büyük mücadelede bulunduk. Sağolsun bu süreçte daimi ve vefakar dostlarımız desteklerini bizden esirgemediler. Server Hoca ajansı tek başına sırtladı, bu süreçte tanıştığım Hamit Giray Nart E-dergi’de elimiz ayağımız oldu, derginin üretim sürecini tek başına devraldı, sağolsun Uğur Çetin Öi ile ilgili teknik süreçlerde bize yardımcı oldu.Sevgili Anıl Özbek ve Ayhan Yalçınsoy haber editörleri olarak yeni haberleri bizimle paylaştılar. Sevgili Abdülkerim Aydın görsellerimizi tasarladı, Öİ’ye yeni bir logo üretti. Adını atladığım diğer arkadaşlar da desteklerini eksik etmediler. Ama ne yazık ki iki elin parmakları sayısına ulaşamadık.
Ne yazık ki her şey toz pembe olmadı, bir avuç kaldığımızı görmek her denemede bizi çok üzdü. Ne kadar uğraşsak da bir kaç kişi dışında topluluk süreçlerine kimseleri pek dahil edemedik. En büyük başarımız, topluluğun en genç üyelerinden biri Olan Mutlu Can Yılmaz’ı forum yöneticiliğine taşımak oldu. Kendisi bu genç yaşında, bu gönüllü ile sahip çıkışı ile bir çok kişiye örnektir.
Anıl ve Abdülkerim demişken, üretmeyen sadece eleştiri üreten kişilerin parlak çabaların hevesini kırdığı gerçeğini de unutmayalım. Bu hayatta her zaman böyle galiba, üreten insanları en çok kıran üretmeyen insanların kör-cesur lafları….
Hiç unutmuyorum, Anıl bir ara sürekli haber girerken şunu söyleyip geri çekilmişti:
“Haber yazamayan, paylaşmayan insanların haber okumaya da ihtiyacı yok. Kimse yeni haber eklemek için çaba göstermiyorsa demek ki yeni haber okumak da bu insanlar için önemli değil….”
Tam olarak böyle mi demişti bilemiyorum ama, haklıydı. Sadece tüketici kitlesine haber sunmak, kimseden katkı alamamak, ve insanların haber yazmakta “işine gelmeyenlerin sessizliğini” oynaması, haber yazılmayınca da gaddar yargıçlar gibi hüküm vermesi kaldırılması çok zor bir şey. Abdülkerim de benzer şekilde logo tartışmasında incindi sanırım…
İnsanlar hala bu işin gönüllü olarak yapıldığını, kimsenin onlara haber sunmak zorunda olmadığının farkında değil. Üretmenin ise yanından geçmek bazıları için “kerizlik” hala… Kişi kendini önemli gördükçe kendine sunulanları, ona sunulmak zorunda olan şeyler olarak görmekte. Ülkemizde ezelden beri var olan ve bu son yıllarda özellikle artan, bencil tüketim, ve karşılıksız çabayı kerizlik olarak görmek, ne yazık ki emek bağnazlığının daimi eseri.
Sezai bayramın ikinci günü Kemalpaşa’ya geldi. Evde kolonya tuttum ve favori tatlım “Bükme” yi ikram ettim. Bükme yuvarlak böreğin cevizli olanını düşünün, o şekilde bir ağdalı tatlı, bence baklavadan çok daha başarılı.( Sezai’nin tatlıya pek arası yoktu :)) Tatlıyı yeyip biraz oturduktan sonra eşimle beni söz verdiği gibi Şirince’ye götürdü.
Şirince İzmir’in bir köyü, eski bir rum köyü şimdi ise şarapları ile meşhur turistik bir köy. Bayram olmasından dolayı çok kalabalıktı. jandarma bizi köy merkezine sokmadı, dağ bayır otopark olmuştu. Arabayı dağ-otoparkına bırakıp Şirince’ye yollandık.
Şirince Köyü
Şirince adı üzerinde, şirin bir köy, çok büyük değik. Köy meydanı ve civarı hep dükkan. Dükkanların çoğu şarap satıcısı, küçük bardaklarda şarapları tattırıyorlar, dilerseniz satın alıyorsunuz. Sezai bizi güzelce gezdirdi. Sonra kendisinin bildiği bir şarap evine götürdü. Orada şarap tattık. 10 çeşit Şarap küçük bardaklarla köy ekmeği eşliğinde tadım ikramı olarak geldi. Şarapları tattık diyemeyeceğim, şarapları tattım çünkü 🙂 Sezai’nin alkolle pek arası yoktu, eşimin de keza. Durum böyle olunca ben de elimden geleni yaptım. O günün sabahında TV8’de Ayhan Sicimoğlu‘nun gezi programını izlemiştim. Nürnberg’de şarap evlerini geziyordu, kendisi çok değişik bir adam, o gün ilk kez izledim kendisini. Bir garip adam vesselam. Onun da gösterdiği şekilde şarapları şupur şupur yöntem ile tattım. Şirince meyve şarapları ile meşhur, özellikle karadut çok satılıyormuş. Kavun ve böğürtlen de popüler, ben nar şarabını da sevdim. Üzün şarapları da başarılıydı, hatta ödüllü bir üzüm şarabını da tatma fırsatım oldu.
Şaraptan pek anlamadığım için, satıcıların birine ne önerirsiniz diye sordum. Diyalog şöyle gelişti:
-Ben: Siz ne önerirsiniz
-Satıcı: Rakı!
-Ben: Doğru diyorsunuz…
-Satıcı: Ben burda şarap içsem, şeker hastası olurum. bak bu kadehim, birazdan da su koyacağım. En güzeli rakı!.
-Ben: Afiyet olsun!
Sezai, Şebnem ve BenŞirince'de şarap eviSezai ile konuştuk dertleştik
Oradan kalkınca, Şirince’nin meşhur gözlemesini yemek için üst sokaktaki gözlemeciye çıktık. Orada gözlemeleri yedik. Sezai ile Pardus, Tübitak, Özgür yazılım ve Türkiye üzerine konuştuk… Sezai çevresine sığmayan bir insan, çok azimli ve kültürlü. Kendisi Torbalı Devlet Hastanesinde çalışıyor, ama sosyolojiden tutun bir çok konuda elle tutulur çalışmalar yapmış. Okuyan, düşünen birisi…
Gözleme sohbetinden sonra Şirince turumuza devam ettik, kilise pazar derken hediyelik şaraplarımızı da aldık. Gerçi aldık diyemeyeceğim Sezai aldı sağolsun, dükkan sahibinin demesi bizim paramız orada geçmezmiş. Gözlemeyi de o ısmarladı zaten, haliyle tam misafir olduk…
Şirince’den akşam üzeri ayrılıp Selçuk’a indik, orada bir tatlıcısı varmış, ama maalesef kapalıydı. Tur planına devam edip Torbalıya gittik. Torbalıda bizi Dibek kahve yapan bir yere götürdü. Daha önce hiç Dibek kahve içmemiştik. Gayet güzel bir şey. Eşim yoğun telve ve köpüğünü çok sevdi.
Dibek KahvesiKahveleri bir güzel höpürdettik.Telve yoğun olduğundan gülümseyemedik. Malum dişler...
Kahveci abi de değişik bir adamdı, biraz ülke üzerine sohbet ettik. Okumuş görüş geçirmiş “eski” bir düşünce adamı diyelim 🙂
Torbalıdan ayrılıp Kemalpaşaya doğru yola çıktık. Yol boyu bir çok şeyden konuştuk. Kemapaşa’ya vardık, yemeğin ardından ben de abimle Sezai’yi kahveye götürdük 🙂 O gün eşimin doğumgünü nedeniyle bir bahçe organizasyonu yapalım diyorduk ama havanın serinliği vb bu olayı yapamadık. Bayram misafir trafiği vb… Kahvede bir iki çay içtikten sonra Sezai’yi yolcu ettik.
Benim için güzel bir gün, eşim için de güzel bir doğum günü oldu. Sağolsun Sezai bizi çok güzel ağırladı. Ona çok borçlandık 🙂
Şimdi tüm bunları görünce, bu “kerizlik” sebebiyle Sezai gibi bir arkadaş edinmiş olmak bile emeğin karşılığı 🙂
Bugüne kadar özgür yazılım topluluğunda tanıştığım insanlar tıpkı Sezai gibi çok değerli altın gibi kişiler oldu. O nedenle çok mutluyum. Birbirimizi daha yakından tanımak güzel bir şey. En azından yaptığımız gönüllülüğü eğlenceli kılıyor.
Günlüğümü bir günlükten öte, bir yazı defteri gibi kullandığımı fark ettim. Hatta öyle ki epeydir sadece Pardus üzerine yazmışım.
Tumblr’ı keşfettikten sonra, mikrogünlük konusunda kafam biraz karıştı.
Mikrogünlük girdileri günlüğümü boza mı? Bilemiyorum. Twitter zaten artık duyuru dışında bir işe yaramıyor. Tumblr’ı sevdim ama zaten bir günlüğüm var.
Baktım da WordPress sayfasında Quick press Tumblr benzeri bir araç olabilir. Ama tabi Tumblr’ın bir de sosyal yanı var.
Tumblr’ı sevdim. ama tabi burası da benim günlüğüm. Ve artık biraz günlük gibi kullanmak istiyorum.
Fatih projesi konusuna aylardır farklı bir sessizlik içerisinde bulunuyoruz. Birçok kişinin süreci bildiğini varsayıp giriş kısmını kısa tutmakta fayda var.
Türkiye’nin belki de dünyanın en büyük bilişim hamlelerinden biri sayabileceğimiz Fatih projesinde işletim sistemi olarak Pardus kullanılmasını hepimiz istiyoruz. Gelinen bu noktada elimizde yayınlanan şartnameler artık mevcut- (->Bknz)
Teknik şartnamede: 1.10. Etkileşimli tahta bilgisayarı ve arabirimleri Windows ve Linux (Pardus) son sürümlerine uyumlu olmalı ve sürücüleri temin edilmelidir.
ve 2.39.6. İşletim sistemi Microsoft Windows ve Pardusun son sürümü yüklü olacaktır.
maddelerinde gördüğümüz üzere Etkileşimli(Akıllı) tahtalarda Windows ve Pardus işletim sistemi yüklü olacak.
Bu Türkiye’de Pardus ve özgür yazılım adına ne bir zafer ne de bir mağlubiyet. Fakat bu şartname bu haliyle gösteriyor ki Bu derece önemli bir projede hala kapalı kaynaklı yazılımlara bağımlı kalmışız ve biz üzerimize düşeni yeteri kadar yerine getirememişiz.
***
Bildiğiniz üzere bu konuda bir kamuoyu oluşturmak için şimdiye kadar arada kalan çalışmalar yaptık. CeBIT Bilişim Eurasia 2011 Fuarında Pardus ile çalışan akıllı tahta ve tablet bilgisayarın sunulması birçoğumuza umut verdi.
Peki geç mi kaldık? Hayır geç kalmadık, doğru kamuoyu için hala zamanımız var. Türkiye’de özgür yazılıma gönül vermiş insanların üzerine düşeni yerine getirmesi için hala zamanımız var!
Bu projede Pardus kullanılması, sadece Türkiye için değil özgür yazılım adına dünya çapında bir öneme sahip. Tercihin sadece Pardus’tan yana yapılması, herkes adına büyük bir zafer anlamına gelecek.
CeBIT fuarında yakalanan rüzgar maalesef bu konudaki son şansımız ve bir kamuoyu oluşturmak için en doğru zaman. Öyle ki bu fırsatı ya şimdi değerlendiririz, ya da kapalı kaynaklı yazılımlara karşı hayatımızda aldığımız en büyük mağlubiyeti alırız. Bu en büyük mağlubiyet çünkü, koskoca bir nesli özgür yazılımla tanışmaktan mahrum bırakacağız. Ülkemizde üretilecek teknolojileri ve ülkemizin insan kaynağını geliştiremeyeceğiz. Microsoft’un bu zaferi sadece ülkemizde değil Dünya çapında örnek olacak ve başka ülkelerin de bilgi bağımsızlığına zarar vermiş olacağız.
Bu derece büyük bütçeli bir proje, belki de Dünya’da Linux ve özgür yazılımın gelişmesi için en büyük itkiyi sağlayacak. Ülkemizdeki özgür yazılım iş modellerinin çıkış noktası olacak, genç yazılımcılarımız istihdam edilecek, destek çevre birimleri vb belki de yılların hayali ekosistem bu iş ile canlanacak.
Bu olmazsa ne olacak, hiç birşey, kapalı kaynak teknolojilere bağımlı bir projeye milyar dolarlar akacak, ve projenin ömrü boyunca bu maliyetler olacak. Vergilerimiz  asla bizim olmayan ve bizim insan kaynağımızı bırakın, insanlığın bilgi birikimine fayda vermeyen kar odaklı yazılım kartellerine gidecek. Hiç bir şey değişmeyecek, distribütörler, teknoloji ithalatçıları, çok yüksek saat ücreti ile gelen yabancı sistem uzmanları yine bu ülkede para kazanırken, bizim üretken yazılımcılarımız işsiz gezecek, oldukları noktada kalacak ve bu koca şirketin afiyetle yediği büyük pastanın kırıntılarından faydalanmak için sırada bekleyecek.
Keza, donanım üreticilerimiz kapalı teknolojiler nedeniyle, en fazla ham işçilik sunacak, kendi çözümlerinde lisans bedellerinden dolayı rekabet gücü azalacak, teknoloji üreten kişileri istihdam edemeyecek çünkü bir sahiplenip geliştirebileceği bir teknoloji olmayacak, en iyi ihtimalle yabancı bir üreticinin ürünlerini lisanslı üretecek, yani fasonculuk yapacak.
Bu bu konudaki ilk çağrım,
Geç de kalmış olsak, geri dönülemez bir noktada değiliz. Yolu Pardus’tan ve özgür yazılımdan geçen herkese sesleniyorum,
Fatih projesinde Pardus kullanılması için elinizden geleni yapınız! Yazınız, çiziniz, anlatınız! Bu davayı sahipleniniz, bu sadece Pardus’un değil özgür yazılımın davası. Bir şekilde Pardus ile yollarınızı ayırmış olabilirsiniz, ama bu davada susmak, özgür yazılıma ve özgür yazılımın kaderine ihanettir. Eğer bir arpa kadar bile katkı verebiliyorsanız bunu vermekten kaçınmayın!
Bu fırsat bir kez daha gelmez, bu devri yaşayan insanlar olarak -ne olmuşsa – ne olursa olsun aklın yolu bir ve durmamız gereken yer bir. Eğer bu konuda elimizden geleni ortaya koymazsak, vebali Türk özgür yazılım camiasınadır. Mücadele edip kaybedebiliriz, ama mücadele etmeden kaybettiğimizde kendinizi hala özgür yazılım dostu olarak tanıtabilecek misiniz?
Bugün Türkiye’de dağınık da olsa çok büyük bir kamuoyu yaratabilecek büyüklükte bir camia var. Hali hazırda vatandaşlarımızın da bu konuya bakışı pozitif.
Bu konu LKD sohbet listelerinde ve Pardus-Camia listelerinde tartışılıyor. Gelin hep birlikte tartışalım ve bu konuda bir duruş belirleyip harekete geçelim. Herkes elinden geleni yapsın. Başaramazsak da en azından iyi mücadele etmiş olalım. Yarın geriye baktığımızda hayıflanıp utanmayalım! Kaybedeceksek de en iyi şekilde kaybedelim.
***
Bu konu ile beraber, yolu Pardus’tan geçenlere iki çift sözüm var. Ohloh’da gördüğüm kadarıyla (ne kadar tam bilemiyorum ama) Pardus kod tabanına bugüne kadar 136 kişi katkıda bulunmuş. Bu kişilerinden bugün projeye katkı vermeyenlere sesleniyorum, bu önemli zamanda lütfen geride durmayın. Gelin hem kamuoyu oluşturma çalışmalarına katılın, hem de her şeyi geride bırakarak -yapabiliyorsanız- Pardus’un gelişimine katkı verin, olmadı en kötü bugzilla’da şimdiki aktif geliştiricilere destek olun. Pardus’un yumuşak karınlarını yok etmek de sizin elinizde. Hiç olmadı gelin Camia listesinde 2 kelam edin.
Bugün sosyal medyada rastladığınız #pardus ve fatih mücadelesi, sizin emek ve gönül verdiğiniz hayalleri savunmaya devam ediyor. Bunun siz olmadan yapılması mümkün değil.
Bugüne kadar onca emek verdiniz. Bugün bu emeğinize sahip çıkma zamanı!
***
Bu çağrımın sonuna gelirken şunu özellikle belirtmek isterim. Bu konuda bir şey yapmazsanız ne olur? Bir şey olmaz, Serdar Ortaç’da bu konuda bir şey yapmıyor, hayatı da kariyeri de gayet güzel. Yarın dönüp geriye baktığınızda bu önemli mesele için Serdar Ortaç kadar katkı vermiş olursunuz en kötü 🙂
Ben kendimi bu meseleye Serdar Ortaç’dan daha fazla katkı vermiş, mücadele etmiş olarak hatırlamak istiyorum! Siz de öyle yapın!
Çok zamanım olmadığından yine çok kısa notlar halinde bir girdi yazmak durumundayım.
Özgürlükiçin.com’da işler iyiye gidiyor. Fakat hala yeni yöneticilere ve -daha da önemlisi- yeni Habercilere ihtiyacımız var. Az sayıda haber girmekten şikayetçi olunuyor(bu arada son iki ayda 2 günde 1 haber oranı yakalanmış) fakat nedense kimse Haberci olmak istemiyor. Haber yazmayan bir topluluk ne kadar haber okur ki diye kendime sormadan edemiyorum.
Pardus’un en önemli gündem maddelerinden biri Camia. Çok sorun yaşadığımız, hatta sorunu hala tanımlamaya çalıştığımız bu konu ile ilgili Camia Listesi bu ay hareketli. İşler iyiye gidiyor diyebilirim. Umarım tamamına erdiririz, en azından bir şeyleri ortaya koyabiliriz. Katkıcılar olarak güçbirliği yapmak, süreçleri toparlamak ve hem Türk hem de yabancı Pardusseverlerle işbirliği yapmak için bir sosyal platform oluşturmaya çalışıyoruz. Bu konuda Elgg veya OpenAtrium tabanlı bir çözüm arayışındayız. Detaylar Camia Listesi arşivlerinde.
Pardus için bir sosyal sözleşme ihtiyacı devam ediyor. Pardus’a yapılacak katkıları “Şükranla tanıyacak” bir sosyal sözleşme benim hedefim. Bunun için mücadele etmeye devam ediyoruz.
Pardus hepimizin, çeşitli nedenlerden dolayı küsen insanlar var, bu kişilerin susması beni çok rahatsız ediyor, doğruları yılmadan susmadan söylemek lazım. Bundan vazgeçmemek lazım, bu küsmeler sadece kalıp süreçleri iyileştirmek için yılmadan çabalayan insanları zayıflatıyor. Sesimizin daha cılız çıkmasına neden oluyor. Gönül koyarak bizi lütfen yalnız bırakmayın.
ÇoMAK projesi hala Pardus’a entegre olamadı. Ama birçok masaüstü ortamı kararlı depoda yerini aldı. Bu paketleri depoya almak işin zor tarafı, bu kadar zor olmasa da çok önemli bir şey daha var, bu masaüstlerinin kurulum belgeleri. Pardus projesinin belgeleme politikası hala tam olarak ortada yok. Fakat masaüstleri konusunda şimdiden benimsenmesi gereken bir politika gerek. Bunlar sıradan yazılım kurulumları değil, yapılandırma ve ince ayar(tuning) gerektiren işlemler, bu nedenle bu kurulum belgeleri paket sorumlusu tarafından PardusWiki’ye yazılmalı. Biz nasıl kurulduğunu nasıl yapılandırıldığını bilemiyoruz, ampirik yöntemle deneme yanılma -yamulma- ile ielrliyoruz. Bu doğru değil. Bu belgelerin paketler ile ilgili izleme amaçlı hata kayıtlarında tutulması ve özen gösterilmesi lazım. Ben elimden geldiğince PardusWiki Masaüstü ortamları ‎maddesinde bu ortamların kurulumlarını anlatmaya çalıştım. Şu anda Xfce, LXDE, Enlightenment maddeleri tamam gibi, ama dediğim gibi ince ayar ile ilgili bilgilerin yazılması gerek. GNOME’u Pardus 2011.2 üzerine ÇoMAK deposunu kullanarak kurup çalıştırabildim. Bu maddeyi de ilk fırsatta deneysel kategorisinde yazmalıyız. Bunun dışında Fluxbox depolarda yok, Openbox ile bugün tanıştım, depolarda mevcut. Openbox çok enteresan bir masaüstü ortamı, yalın çalışabildiği gibi KDE veya GNOME ile de entegre olarak çalışabiliyor. Paketçisi PardusWiki’de bizi aydınlatırsa seviniriz.
Bazı uygulamaların 64bit’de çalışmaması ile nedeniyle Pardus 2011.2 32bit kurulumu yaptım. Pardus’un indir sayfalarında 32bit bağlantısının yanında “Önerillir” ibaresinin konması gerek diye düşünüyorum. Çok daha iyi 64bit desteği veren Ubuntu bile indirme sayfasında bu şekilde ibare koymuş.
Pardus’un 64bit sürümü ile ilgili çalışma sorunları ile ilgili sevgili Anıl hata takip sisteminde bu işin takipçisi. Güzel gelişmeler de oluyor, sevgili Fatih Arslan ve Taner Güven Ati sürücüleri için 32bit bağımlılıkları hallediyor. 18858 Numaralı hata kaydı. Dileğim Nvidia içinde bu iş kısa zamanda çözülür. Nvidia için 19228 numaralı hata kaydını açtım.
Pardus 2011’in bazı hatalarının hala devam etmesi canımı sıkıyor. İlgilendiğim ve önemli gördüğüm hataları aşağıya yapıştırıyorum
Anıl’ın Google+’ında gördüğüm Fold.it projesi çok ilgili çekti. Bir bulmaca oyunu oynayarak protein yapılarını çözüyorsunuzi bu sayede AIDS ve Kanser gibi amansız hastalıklara tedavi bulmaya çalışılıyor. Şöyle ki Fold.it oyuncuları sadece 3 haftada AIDS hastalığı ile ilgili yaklaşık 10 yıldır çözülemeyen bir protein’i çözerek bir ilke imza attılar. Çok enteresan ve zevkli bir oyun. Pardus 2011.2 32bit sürümde sorunsuzca çalışıyor, 64bit’de ise yukarıda bahsettiğim hatadan dolayı henüz çalıştıramadım. Oyunun Fold.it anasayfasından Linux sürümünü indirin, bir dizine açın o dizinde F4 tuşu ile uçbirimi açın Foldit çalıştırılabilir dosyasını uçbirimin içine sürükleyin ve çalıştırın (veya uçbirimde ../Foldit komutunu verin). Tavsiye ederim.