Kategoriler
Fikir Tezim

Çocukları Doyurmalıyız! -1

Bizim 2 Milyar 850 Milyon çocuğumuz var. Dünya eşit değil, olmamalı da! Yaşam hakkımız mesela; biz yetişkinlerle çocukların yaşam hakkı eşit olmamalı, çocukların yaşam hakkı daha fazla olmalı ve hatta Çocuk Diktatörlüğü kurmalıyız belki de.

Uğrunda mücadele etmeye değer gördüğünüz bir şey var mı hayatta? Eminin herkesin içinde kutsadığı kendi kutlu amacı özenle gizleniyordur. En üst düzey idealden en tutkulu isteğe kadar her şeyiniz sizde dursun fakat yanına tek bir şey koymak ve bunun için mücadele etmek hepimize kendimizi gerçekleştirmek için en büyük sıçrama rampasını hediye edecektir:

Tüm Çocukları Doyurmak!

Dünyada 600 Milyon çocuk yatağa aç giriyor! Aç kelimesi biz toklar için geçici bir durumu anlatıyor gibi gelebilir, daha doğru aktarmak için lütfen hissederek düşünün ve tekrar edin: Çok acıktınız, yiyecek hiçbir şey yok, uyudunuz kalktınız ve daha da açsınız bir ümit etrafa bakıyorsunuz ve yine yiyecek hiç bir şey yok, öğlen oluyor çok aç ve halsizsiniz üstelik kan şekeriniz düştüğü için uyuklayarak akşam ediyorsunuz ve akşam çok daha aç olarak sinirleriniz yıpranıyor, saldırganca arayışınız sizi bir gün değil bir saat içerisinde ümitsizliğin kabulüne ve derin bir keder ile açlık uykusuna teslim ediyor. Bazı günler ne olduğunu bilmediğiniz çöpleri yiyor bazı günler ise ağzınıza bir avuç toprak(!) tepiştiriyorsunuz. Bu haftalarca, aylarca sürüyor. Bu bir ceza değil, suçunuz yok ki ceza olsun! Biraz olsun hissedebildiniz mi?

Şimdi biraz rahatlayalım, siz böyle bir durumda değilsiniz gevşeyin ve şükredelim. Gerçekten şükrettiniz mi? O zaman devam ediyoruz, bu açlık şükür ki sizde yok fakat karşı komşunuzun veya mahallenizin bir köşesinde veya ilinizde veya ülkenizde veya Dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuk günlerdir hiçbir şey yemedi, ayağı kalkacak hali yok ve zayıf bacakları yattığı yerde dahi titriyor, gözleri solmak üzere ve bedeni ona tükenmek üzere olan acıdan başka bir şey vermemiş. Üzücü, çok üzücü, yıkıcı, tahammül edilemez, bunu durdurmalıyız! Tepkiniz hangisi? Hangi derecede bir tepki verdiğimizin anlamı yok aslında. Yıllarca bu tepkinin derecesinin bir işe yaradığını zannettik fakat hiçbir şey yapmama çemberini oluşturmaktan başka bir şey yapmıyorduk… Yapmamız gereken tek şey soru sormaktı oysa:

Neden?

  • Neden çocuklar aç?
  • Neden bu aileler aç?
  • Bir çocuk çalışabilecek çağa gelene kadar kaç ton yiyecek tüketir?
  • Gıda üretiminin bedeli nedir?
  • Binlerce yıldır kollarımız ve tohumlarımızla gıda üretmedik mi?
  • Bir meyve, bir sebze içinde binlerce tohumu barındırırken ırmaklar, yağmurlar henüz kesilmemişken ve ayağımızın altında toprak varken neden açlık var?

Siz de kendi sorularınızı ekleyebilirsiniz. Bu sorular ilk defa sorulmuş sorular değil elbette, biraz araştırınca başkalarının da sorduğunu ve hatta yanıtladığını da bulabilirsiniz fakat bulduklarınızın çoğu yanıt değil durum tespiti ve bahane olacaktır. Çünkü yanıtlar her zaman çözümün kapısını aralarlar ve 2020 yılında halen bu sorunu çözemediğimize göre doğru yanıtları alabilmiş değiliz demektir.

Ne Yapabilirim Ki?

Hiçbir şey, belki de çok şey… Seçim size kalmış. Hiçbir şey yapamayabilirsiniz, eskisi gibi 15 saniye üzülüp “Yazık…” der ve diyetinizi ödediğinizi düşünebilirsiniz. Ben çok şey yapabileceğimizi daha da önemlisi çok şey yaptırabileceğimizi ve birçok şeyi değiştirebileceğimizi düşünüyorum. En kötü ihtimalle biz yapamasak da çocuklarımızın çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmayı başarmalarını sağlayabiliriz.

Çocuklarımıza “gelecekleri için” kodlama öğretmek yerine tarım yapmayı “gelecekleri için” tarım yapmayı öğretmeliyiz.

Bu yazıyı yazmamdaki ilham buydu. Doğayı, toprağı ve paylaşmayı bilen çocuklar yetiştirmeliyiz, karınları her daim tok olmalı ve koşup bütünleşebilecekleri temiz bir çevre içinde yaşamalılar.

Geç oldu bu konu da bir diğer yazıya kalsın. Dilerim o zaman tekrar gelirsiniz ve kafamızda daha çok soru ve kafamıza kazınacak yapılacaklar listemiz olmuş olur. Siz de aklınızdaki soruları yazmayı ihmal etmeyin.

Vurucu olsun diye görsel kullanmadım, fakat bir değişiklik yaparak siz arama motoruna:

  • Aç çocuklar
  • Evsiz çocuklar
  • Fakir çocuklar
  • Çocuk Yokslulluğu

gibi terimleri kendi ellerinizle yazarsanız sevinirim.

Yıl olmuş yazalı, paslanmşım, affola.

Mutlu günler

Kategoriler
Tezim

Yoksullukla Mücadele Konusunda Bir Mektup

İnternette gezinirken bulduğum bu mektubusizlerle paylaşmak istiyorum. Mektup PTT nin üyesi olduğu Dünya Posta Birliği Uluslararası Bürosu’nun düzenlediği bir yarışmada 3.Mansiyon ödülü kazanan Nazlı Başak Ayık tarafından kaleme alınmış.  Kendisi mektubu 12 yaşındayken kaleme almış.

Daha önceki yarışmalarda, Dünya Posta Birliği Uluslararası Bürosu tarafından öğrencilerimiz 1983 ve 1989 yıllarında 3. lük, 2000 yılında 2. Mansiyon ödülü, 2004 yılında ise Ankara Özel Tevfik Fikret İlköğretim Okulu öğrencisi Nazlı Başak AYIK 3. mansiyon ödülü kazanmış olup, UPU tarafından kendilerine belge ve iki pul albümü hediye edilmiştir.http://www.ptt.gov.tr/tr/genel/ptt-mektup_yarisma2010.php

Adı Soyadı : Nazlı Başak AYIK

Okulu : Ankara Özel Tevfik Fikret İlköğretim Okulu

Yaş : 12

Sınıfı : 6-A

Numarası : 951

İl : Ankara

Sayın Yetkililer,

Ben Tevfik Fikret İlköğretim Okulunda altıncı sınıfa giden on iki yaşında bir  kız öğrenciyim.Sizlere bu mektubu insanlığın en önemli sorunlarından biri olan yoksullukla mücadele için biz gençlerin neler yapabileceğini kendi bakış açımdan anlatabilmek üzere yazıyorum.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki insanlığı tehdit eden bu önemli sorunun yani yoksulluğun kaynağı, yine bizleriz.Bu demek oluyor ki kendi türümüze bizzat kendimiz zarar veriyoruz.Başka bir söyleyişle biz kendimizi yok ediyoruz. Bu durumu fark ettiğimde çok şaşırmıştım.Dünyamızda çeşitli nedenlerle bazı canlı türlerinin yok edildiğini, doğal kaynakların bilinçsizce tüketildiğini ve özellikle de savaşları duydukça bu şaşkınlığım daha da arttı.Sanırım bu cümlelerimle yoksulluğun temelinde yatan nedenleri kendimce belirlemiş oldum.Bu nedenleri belirlerken aynı zamanda kendimce çözüm önerileri  de üretmiş oldum. Şimdi bu önerilerimi anlatmak istiyorum: Bence dünyanın geleceği olan biz gençlerin, her konuda olduğu gibi bu konuda da diğer konulara göre çok daha fazla duyarlı olması gerekiyor. İnanıyorum ki bu duyarlılık sayesinde yoksullukla mücadele edilebilir. Nasıl mı? Örneğin; doğal kaynakların bilinçsizce tüketilmesini ele alalım. Toprak,su ve ormanlar, aklıma gelen en önemli doğal kaynaklar ve bunlar, başta biz insanlar olmak üzere bütün canlılar için gerekli. Biz bu doğal kaynaklar sayesinde yaşamımız için gerekli olan enerjiyi elde ederiz.Ancak, unuttuğumuz bir şey var ki bu doğal kaynaklar sınırsız değildir. Onları gereksinimimiz dışında kullanmak yani bilinçsizce tüketmek kendi türümüzü yoksulluğa sürüklemek demektir.Öyleyse yoksullukla mücadelede öncelikle yapmamız gereken şey savurganlığı önlemektir.Bunun için de sanırım yiyeceklerimizi çöpe atarken  açlıktan ölen insanları;suyu bilinçsizce kullanırken içmeye su bulamayanları, düşünmeliyiz.

Diğer taraftan canlı türlerini de kendi çıkarlarımız yüzünden yok ederken doğal dengeye nasıl zarar verdiğimizi ve bu nedenle kendi türümüzü salgın hastalıklardan, açlık ve yoksulluğa varana kadar her türlü tehlikeye karşı nasıl savunmasız bıraktığımızı anlamalıyız.Ancak,o zaman bencillik ve savurganlıktan kaçınır, yoksulluğa karşı duyarlı hareket ederiz. Bütün bunların yanı sıra özellikle de savaşların zararlarını görmeliyiz. Ekonomilerin çökmesine, üretimin durmasına ve dolayısıyla insanlığın yoksulluğa, açlığa sürüklenmesine neden olan bu önemli tehlikeye karşı dünya barışını korumalı, gerekli sorumluluğu taşımalıyız. Ben bu düşüncelerimle yoksullukla mücadelede anahtar sözcükleri bulduğuma inanıyorum. Buna göre; “duyarlılık esas alınarak bencillik, savurganlık önlenmeli, insanlığı tehdit eden her türlü tehlikeye karşı öncelikle sorumluluk  duygusu ile hareket edilmelidir.” diyorum. Bu aşamada da konuyu özele indirerek duyarlılık, bencillik, savurganlık ve sorumluluk denildiğinde anladıklarımı kendimden vereceğim örneklerle paylaşmak istiyorum; çünkü yoksullukla mücadelede kendimi bir zincirin halkalarından biri olarak görüyorum.Bu halkalar yani ben ve benim gibiler çoğaldıkça zincirinde o oranda büyüyeceğini ve güçleneceğini düşünüyorum. İşte benim yoksullukla mücadeleye katkılarım. Öncelikle tabağıma yiyebileceğimden fazla yemek konulmasına izin vermiyorum. Artanların dökülüp ziyan olmasını istemiyorum çünkü biliyorum ki dökülen her yiyecek hem bizim hem de başkalarının yoksulluğuna sebep olacaktır.      Ayrıca hem okulda hem de evde gereksiz yanan lambaları ve açık bırakılan muslukları kapatıyorum; çünkü biliyorum ki ihtiyaç dışı kullanılan her enerji doğal kaynakların daha hızlı tüketilmesine neden olacak ve bu da insanlığı hızla yoksulluğa sürükleyecektir.Diğer taraftan, doğadaki hiçbir canlıya bilerek ve isteyerek zarar vermiyor onları yok etmeye çalışmıyorum; çünkü biliyorum ki biz insanların bencilce yok ettiği her canlı, doğal dengenin biraz daha bozulması ve bizim de biraz daha yoksulluğa sürüklenmemiz demektir.

İşte, benim kendi adıma yaptığım bütün bu davranışlar benim gibi diğer gençlerin de bu yönde gösterdiği katkılarla çoğalarak büyüyecek ve genelleşecektir. Yani halkalar birleşerek güçlü, sağlam bir zinciri oluşturacaktır. Böylelikle de yoksullukla mücadeleye bireysel olarak sağladığımız her katkı, sonunda toplumsal katkılara dönüşecektir. Aslında olması gereken  de budur. Öyleyse gelin hep birlikte duyarlı olalım, yoksullukla mücadele için bencilliği bir kenara bırakıp savurganlıktan kaçınalım, insanlığın geleceğini tehdit eden her türlü tehlikeyi önlemek için sorumluluk duygumuzu geliştirelim. Unutmayalım ki dünya hepimizin dünyasıdır. Birlikte yaşadığımız bu dünyada “gelecek” varsa, o geleceği en güzel şekilde oluşturmak biz gençlerin elindedir.

Kategoriler
Fikir Tezim

Yoksulluk Bir Değerler Sorunu Olabilir Mi ?

Değerler Kavramı Üzerine Yoksulluk Tanımım

Yoksulluk olgusu ve yoksulluğun tanımı konuları daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi göreceli ve henüz üzerinde tam anlamıyla uzlaşma bulunmayan görüşler üzerinde farklı yaklaşımlarla tartışılmaya devam ediyor. Amartya Sen’in “Yeterlilikler Yaklaşımı” üzerine düşünürken aklıma yeterlilikler, değer üretimi ve üretilmiş değerlere erişim penceresinde geliştirilebilir mi sorusu geldi ve karalama olarak bunları yazıya dökmek istedim.

Toplumsal yaşamda bireyler değerler üretmekte ve aynı zamanda da üretilmiş değerleri tüketmekte veya kullanmaktadırlar. Bu değerler somut madde olabildiği gibi soyut değerler de olabilirler, somut değerler maddi ve ölçülebilen değerler olmalarına rağmen soyut değerler ölçülemeyen ve değişken haldedirler. Örnek verecek olursak, bir marangozun yaptığı masa somut bir değerdir, marangozun işgücü soyut bir değerdir. İşgücü soyut bir değerdir çünkü marangoz o masayı yaptığı ana kadar, işgücü değerini yeterli kılacak kadar geliştirmiştir, şöyle ki o güne kadar edindiği fiziksel güç, tecrübe ve teknik bilgi ve başarım düşüncesi işgücünü o masayı üretebilmek için yeterli kılar. Bu durumda, bir ülkede ya da işletmede, üretime ya da herhangi bir işe katılan ve bunun gerçekleşmesini sağlayan insan emeğinin tümü olan, işgücünü üretilmiş bir değer olarak nitelendirebiliriz.

Basit iki örnek ile değer kavramına giriş yapmış olduk, şimdi ise değerleri genişletebiliriz. Birey doğal olarak ihtiyaçlarının tatmin olduğu seviyede olmak istemektedir, bu seviye ise bireyin bütün ihtiyaçları,ve bu ihtiyaçlarını gidermek için gösterdiği çaba ve tatminiyle belirlenmektedir. Temel ihtiyaçlar olan, beslenme, sağlık,güvenlik,sosyal çevre, bireyin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli değerlerdir. Yeterli beslenme ile günlük enerji ihtiyacının karşılanmış olması ile birey günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli fiziki güce erişmektedir, bu yeterli fiziki güç seviyesi hali birey için bir değerdir. Aynı şekilde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli sağlık koşullarının sağlanmış olduğu sağlıklılık hali,güvenlik ve sosyal çevre de gerekli birer değerdir diyebiliriz.

Değerler yaklaşımında temel insani ihtiyaçlar ve toplumsal yaşamda gerekli olan geliri elde etmek için birey bu değerleri üretmek durumundadır. Eğer birey bu değerleri üretemiyorsa ve bu değerlerin eksikliğinden dolayı yaşam tehlikesi varsa veya toplum içerisindeki yaşamını onurlu şekilde sürdüremiyorsa birey değerler yaklaşımıma göre içsel değerler açısından yoksul demektir.

Değerlerin üretimi ile ilgili bu ilk kısım elbette yoksulluğu tanımlamak için yeterli olmayacaktır, değerlerin birey tarafından üretimi olduğu gibi elbette ki bireyin birde diğer bireyler tarafından üretilen değerler ile çapraz etkileşimi söz konusudur. Bu etkileşim dahilinde bireyin yaşamını sürdürmesi için diğer bireyler tarafından üretilen somut ve soyut değerlere ihtiyacı vardır. Diğer bireyler tarafından üretilen somut değerleri tüketmek, ve soyut değerlerden faydalanmak bireyin tüketim tarafındaki ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Eğer birey diğer bireyler tarafında üretilen bu değerlere erişemiyorsa, örneğin somut değerler olarak gıda ve eşya, soyut değerler olarak eğitim, sağlık, güvenlik gibi değerlere,birey değerler yaklaşımıma göre dışsal değerler açısından yoksul demektir.

Bireyin yaşamı için kendi ürettiği değerlere iç değerler,diğer bireylerce üretilen ve bireyin faydalandığı değerlere ise dış değerler diyebiliriz. İç ve dış değerler toplum yaşamında tıpkı muhasebe kalemler gibi çalışmaktadır dersek yanılmış olmayız. Örnek verirsek, ilk örneğimizde marangozun işgücü değeri ve ürettiği ürünün değeri marangoz için üretim tarafındaki iç değerdir, bu ürün, onu satın alan doktor için ise tüketim tarafındaki bir dış değerdir, doktorun işgücü olan sağlık hizmeti sunma yeterliliği doktor için bir iç değer, marangoz için o sağlık hizmeti ise sağlılık hali için gerekli olan bir dış değerdir.

Örneğimiz biraz karışık olsa da temel mantık, yaşam için gerekli olan değerleri üretebilmek, ve diğer bireyler tarafından üretilmiş değerlere erişebilmek toplumsal yaşamdaki yeterlilikleri karşılamanın temelinde yatmaktadır. O zaman yoksulluğu değerler yaklaşımıma göre şöyle tanımlayabilirim :

Bireylerin yaşamları için gerekli olan değerleri üretememesi ve diğer bireyler tarafından üretilen değerlere erişememesi ve bu değerlerin eksikliğinden dolayı yaşam tehlikesi veya toplum içinde onurlu yaşam sürdürememe haline “Yoksulluk” denir.

Gece vakti çok düzensiz de olsa karakalem yoksulluğu böyle tanımladım. Eminim ki bu yazımda birçok mantık hatası ve eksiklikler var. Fikirlerinizi ve eleştirilerinizi yorumlar kısmında görmek üzere….

Kategoriler
Tezim

Sosyal Hukuk Devleti ve Yoksullukla Mücadelenin Anayasal Dayanağı

Yoksullukla mücadelede,devletin yasal dayanağı olan “Sosyal Devlet İlkesi” Anayasa Mahkemesince gerek 1961 gerekse 1982 Anayasası döneminde tanımlanmaya çalışılmıştır. Bence 1961 Anayasasına göre tanım daha net ve aktif bir yoksullukla mücadele açısından sağlam dayanaklar sunmakta. 1982 Anayasana göre yapılan tanımda ise günümüzdeki politikala olan “Devletçe Yardım” gibi net olmayan ve belirli bir yol sunmayan bir tanım.

Yoksullukla mücadelede temel alabilecğimiz bölümleri kalın işaretlersek :

1961 Anayasası,16-27 Eylül 1967 Tarih ve K.1967/29 Sayılı Karara göre Tanım :

(Sosyal devlet) ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir

1982 Anayasası,26 Ekim 1988 Tarih ve K.1988/33 Sayılı Karara Göre Tanım :

Sosyal hukuk devleti, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet demektir. Çağdaş devlet anlayışı, sosyal hukuk devletinin, tüm kurumlarıyla Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde kurulmasını gerekli kılar. Hukuk devletinin amaç edindiği kişinin korunması, toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla gerçekleştirilebilir… Anayasa’nın Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer verdiği sosyal hukuk devletinin dayanaklarından birini oluşturan sosyal güvenlik kavramının içerdiği temel esas ve ilkeler uyarınca toplumda yoksul ve muhtaç insanlara Devletçe yardım edilerek onlara insan onuruna yaraşır asgarî yaşam düzeyi sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkelerinin gerçekleşmesine elverişli ortamın yaratılması gerekir”

Bu durumda diyebiliriz ki yoksullukla mücadelede dayanılan temeller ve aksiyonlar açısından 1961>1982 !

1982 Anayasasında dikkat edilmesi gereken husus “Devletçe Yardım” konusu,ucu açık ve ne açıdan bir yardım yaklaşımı olduğu belli olmayan fakat sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkesinin gerçekleşmesi için gösterilen tek yol olan “Devletçe Yardım” aslında hükümetlerin ve kurumların bu ilkeye göre görevini yapıyormuşcasına görünmesini sağlayan anahtar konumumda. Yani basitçe Sosyal hizmet veren kurumlar sadece yoksulluk ve yaşlılık aylığı vermesi bile tek başına Sosyal Hukuk Devletini kağıt üzerinde sağlıyor,tek inceliği olan “insan onuruna yaraşır şekil ise” gayet göreceli ve soyut bir kavram olduğundan mutlak yoksulluk yani günlük 1 doların altında geliri olma durumu hariç yoksulluğun da insan onuruna yaraşır bir durum olabileceği sonucunu çıkarabileceğimiz bir teferruat diyebiliriz.

Oysa bu muallak durumu yaratan bu tanımın aksine 1961 Anayasası birçok konuda özellikle sosyal diyalog ve tezimi dayandırdığım çalışma hakkı konularında,hem harekete yönelik hemde durumu kapsamlı olarak açıklayan bir tanıma ve sağlanması gereken durumlar için yol gösterici bir içeriğe sahip.

…çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran…”

Oysa 1982 Anayasası “Devletçe Yardım”ın Sosyal Devletin gereklililiklerini sağlamakta yeterli olduğunu söylemekte.

Yapmak durumunda olduğum şey 1961 Anayasasına göre yapılmış tanımın detaylı anlatımını 1982 Anayasasına göre yapılmış tanımındaki “Devletçe Yardım”ın içindeymişcesine kabul etmek olacaktır.

Kategoriler
Genel

Yoksulluk Tanımım Ve Yoksulluk Olgusuna Yaklaşımım !

Yoksullukla Mücadele konulu tezimle ilgili çalışmalarımı sürdürürken,başlangıç için tezimin dayandığı temel görüş ve yaklaşımın ne olacağı epeydir kafamda olmasına rağmen net değildi. Yoksulluluğun birçok tanımı ve yoksulluğa birçok yaklaşım olmasına rağmen bunlardan zihnime tam olarak oturan bir tanım veya yaklaşımla henüz karşılaşamadım. Amartya Sen’in özgürlükler ve yeterlilikler yaklaşımı okuma fırsatı bulduğum en özgün yaklaşımdı. Fakat yazacağım tezimin dayanağını,yoksulluğa benim yaklaşımım ve benim tanımım olmalı,çünkü bu benim tezim ve benim ürünüm olmak durumunda. Henüz yeni filizlenen fikirlerim belki çok bulanık ve havada olsa da en azından farklı bir çizgideymişim gibi düşünmekteyim.

Burada tıpkı bir eskiz çalışması gibi fikirlerimi ve yaklaşımımı ortaya dökeceğim. Öncelikle Yoksulluğu tanımlamaya çalışacağım ;

1.Yoksulluk Nedir ?

Yoksulluğun tanımını yapabilmek için insanoğlunun dünya üzerindeki varlığını ve varlığın fiziki ve ruhsal değerini belirlemek gerekmektedir, bu varlık değerlemesi bir sınıfsal veya biyolojik ayrım değil, varlığın çevresi ve kendi potansiyeli dahilinde durumunu değerlemektir. Bu değerleme bireyi diğer bireylerle kıyaslamak değil, bireyin yaşam çevresiyle etkileşimini ve varlığının en temel hak ve özgürlükleri temel alınarak eksikliklerinin belirlenmesidir. Bu değerleme temelinde amaç bireylerin temel hakkı olan “Yaşam Hakkı” ve bu hak ile kazandığı yaşamını ne ölçüde devam ettirebildiğidir.

  • Yaşam hakkı,varlığın özünü oluşturmaktadır ve her bireyin sahip olduğu bir haktır,yaşam hakkı konusunda her birey eşittir,bu hak kimse tarafından verilmez bireyin varoluşu ile doğrudan kazanılan mutlak ve en temel haktır. Varoluş ile kazanılan varlığın temelinde bulunan yaşam hakkı bireyin varoluş amacıdır.
  • Toplum içerisinde temelde eşit olan bireylerin yaşamını sürdürebilmeleri için fiziki ve ruhsal ihtiyaçlarının karşılanması gerekmektedir. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için her bireye eşit fırsat verilmesi toplumsal yaşamın en temel ölçüsü olma durumundadır.

Yoksulluk kavramı yukarıdaki iki temel konu olan “Yaşam Hakkı” ve eşitlik doğrultusunda bireylerin yaşamlarını nasıl devam ettirdiği değerlemesinde karşımıza çıkmaktadır. Yoksulluğu tanımlarken en doğru yaklaşımın yaşam hakkı ve yaşamın ne derece başarıldığının en doğru yaklaşım olacağı görüşündeyim.

Buradan yola çıkarak benim yoksulluk tanımım şöyle olacaktır :

“Yoksulluk,bireyin yaşam çevresinde ve kendi ihtiyaçları dahilinde, yaşamını devam ettirebilmek için gerekli olan maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanamaması halidir”

Yukarıdaki tanımla, yoksulluk bir “Yaşam Hakkı İhlali” ve toplumsal yaşamda bir “Eşitsizlik” durumudur. Buna göre varlığın özünü oluşturan yaşam hakkının ihlali toplumun en temel sorunudur,çünkü toplumun varoluşu bireylerin yaşam hakkı ile mevcuttur.

Yoksulluğun tanımını yaptıktan sonra tezim için diğer temel nokta yoksulluğa yaklaşımım konusuna geçebilirim.

2.Yoksulluk Olgusu

Yoksulluğu tanımladıktan sonra,yoksulluk halini analiz etmek gerekmektedir. Yoksulluk hali , bireyin yaşamından anlık bir kesit alınarak,o anda bireyin içinde bulunduğu fiziki ve ruhsal koşullara göre değerlendirilip göreceli olarak yapılan bir niteleme olmamalıdır. Çünkü koşulların anlık değerlemeleri ile yoksulluğun statik ve anlık bir olgu olarak karşımıza çıkmasına neden olur. Oysa yoksulluk dinamik ve süregelen bir olgudur.

Yoksulluk biyolojik ve ruhsal etkileri ile bireyin yaşam başarımını düşüren negatif bir varlık enerjisi üretmektedir. Bu negatif enerji,bireyin maddi ve manevi ihtiyaçlarının bireyin tatmin seviyesi altında kalan kısmı ile ortaya çıkmaktadır. Şöyle örneklersek; bireyin yaşamında geçirdiği bir günde ihtiyaçları imkanlarının altında kalır ise, tatmin seviyesi altında kalan kısım negatif yaşam enerjisidir, ve bir sonraki günde yine birey yine tatmin seviyesinin altında kalmış ise buradaki eksik kısım bir önceki günkü negatif yaşam enerjisinin etkisiyle birleşir ve bu birleşimin negatif yaşam enerjisi bireyi her yaşam gününde daha da olumsuz etkiler. Somutlaştırıp açıklamak gerekirse örneğin birey bir yaşam gününde gerekli fiziki koşulları sağlayamadıysa(günlük ihtiyacı besinleri alamayıp hijyen gerekliliklerini yerine getiremediyse) ve gerekli manevi tatmin ihtiyaçlarını sağlayamadıysa(aidiyet hissi,duygusal bağlar ve ihtiyaçlar,varlığına inancı ve kendine olan güveni) bu fiziki ve manevi eksiklikler ile negatif bir yaşam enerjisi ortaya çıkacaktır ve bir sonraki gün aynı eksiklikler ile ortaya çıkan negatif enerji birikerek bireyin yaşam kalitesinde üzerinde günden günde artan bir negatif etki olacaktır. Bu birikerek artan etki ile birey her yeni gün fiziki ve ruhsal açıdan daha eksik olacaktır, biyolojik olarak daha sağlıksız olması işgücü ve yeterlilik kapasitesini her gün daha da azaltacaktır, ruhsal olarak tatmin eksikliği de bireyin varlığına olan inancını ve yaşam başarımını her gün daha da azaltacaktır. Yukarıdaki yoksulluk tanımına göre bu durumda birey her gün daha da yoksul hale gelecek, ve yoksulluğun dinamik olarak ürettiği negatif yaşam enerjisi ile yoksulluğun dış etkenlerinden bağımsız olarak,yoksulluk hali bireyi dinamik olarak her gün daha da yoksul kılacaktır.

Buradan yola çıkarak yoksulluk olgusuna yaklaşımım :

“Yoksulluğun ürettiği bu negatif yaşam enerjisin nedeniyle yoksulluğun statik ve anlık değil dinamik ve süregelen bir olgu olduğudur.”

Böylece zor da olsa tezimdeki temel yaklaşımlarımı ele alma konusunda ilk adımı atmış oldum.

Kategoriler
Pardus

Kiva İle Yoksullara Mikro Kredi Verebilirsiniz !

Geçenlerde rastgele sörf yaparken bir reklam bağlantısı ile “Kiva” yı keşfettim, Kiva kar amcı gütmeyen bir mikro kredi kuruluşu,Kiva internetin ve küreselleşmenin avantajlarını kullanıp sizi bir kredi sağlayıcısına dönüştürüp, sunduğunuz krediyi dünyanın bir ucundaki mikro ölçekli girişimcilere ulaştırıyor.

Kiva’nın çalışma prensibi çok basit :

  1. Kiva’nın alan ortakları,yani dünyanın çeşitli yerlerindeki mikro kredi organizasyonları alan taraması yapıp bölgelerindeki potansiyel yararlanıcıları buluyor
  2. Alan ortakları buldukları girişimcilerin profillerini Kiva sitesine yüklüyor
  3. Sizin gibi kredi verecek kişiler bu profilleri gezip beğendikleri girişimcileri belirliyor ve kredi sunuyor.
  4. Kiva bu kredileri sözleşmelerle girişimcilere iletiyor,aracılığını yapıyor.
  5. Zamanla girişimci krediyi faiziyle geri ödüyor,Kiva bunu takip edip denetliyor.
  6. Geri ödeme bittiğinde isterseniz paranızı çekiyorsunuz,isterseniz yeni kredi olarak kullandırıyorsunuz veya dilerseniz Kiva ya bağışlıyorsunuz.

Bu mantık üzerinden çok küçük rakamlarla($25USD gibi) Dünyanın çeşitli yerlerinde yoksul girişimcileri destekliyorsunuz,daha da ötesinde diğer destekçilerle kredi grubu oluşturuyorsunuz, site üzerinde gezinti yaparsanız, yüzlerce grubun milyonlarca Dolar değerinde kredi kullandırdığını görebilirsiniz,çok olmasa da kayda değer Türk grupları mevcut. PayPal,kredi kartı ve diğer ödeme yöntemleriyle teknolojinin imkanlarını kullanan Kiva, gerçekten kayda değer bir proje.

Daha fazla bilgi için :

http://www.kiva.org/
http://www.kiva.org/about/how/
http://en.wikipedia.org/wiki/Kiva_%28organization%29

AZKV8N9F527S

Kategoriler
Tezim

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Yoksulluk

İnsan hakları halkın bütün sıcak tartışma konularının göbeğinde yer alırken,ve sürekli insan haklarına atıf yapılırken acaba kaç hararetli konuşmacı haklarımızın dayandığı evrensel bildirgeyi okumuştur ?… Okumayanlar okusun diye güzelce pdfledim(OpenOffice.org). Komik olan kısmı ise internette bu metni bulmak düşündüğüm kadar kolay olmadı. Demek ki gerçekten insan haklarından bi haber yaşıyoruz,ironik ama yanasımalar böyle.

Buradan İnsan hakları Evrensel Beyannamesini indirebilirsiniz.

Gelelim Konumuza, yoksullula mücadeleyi beyannamenin hangi maddelerine dayandırabilirim diye düşündüm,işte yoksul olmama hakkımızı barındıran maddeler:

  • Madde : 1
    Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.
  • Madde : 3
    Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.
  • Madde : 4
    Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.
  • Madde : 23

1- Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, âdil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.

2- Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit çalışma karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.

3- Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalariyle de tamamlanan âdil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

4- Herkesin, menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.

  • Madde – 25

1- Her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.

2- Analık ve çocukluk özel ihtimam ve yardım görmek hakkını haizdir. Bütün çocuklar, evlilik içinde veya dışında doğsunlar, aynı sosyal korunmadan faydalanırlar.

  • Madde : 26

1- Her şahsın eğitime hakkı vardır. Eğitim parasızdır, hiç olmazsa ilk ve temel eğitim safhalarında böyle olmalıdır. İlk eğitim mecburidir. Teknik ve mesleki öğretimden herkes istifade edebilmelidir. Yüksek öğretim, liyakatlerine göre herkese tam eşitlikte açık olmalıdır.

2- Eğitim insan şahsiyetinin tam gelişmesini ve insan haklariyle ana hürriyetlere saygının kuvvetlenmesini istihdaf etmelidir. Bütün milletler, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörürlük ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın idamesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.

3- Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim nev’ini tercihan seçmek hakkını haizdirler.

Kategoriler
Fikir Tezim

MUTUALİZM

Bir şirket hayal edelim:

Sermayesi orta sınıfa mensup ücretli çalışanlar tarafından oluşturulsun ve bu sermayedarlar şirket hisseleri için ödedikleri tutarları ödedikleri gelir vergisinden düşebilsinler. Sermaye yapısı böyle olsun.

Çalışanları ise o güne kadar çalışma hakkından mahrum kalmış ve toplumda istihdam önceliği olan yoksul ve yoksun kesimden olsun. Ücretleri asgari ücret altında olmasın ama bir ailenin aylık ortalama geçim sınırının üzerinde de olmasın.

Şirketin yönetimi bağımsız olsun, devlet müdahalesinden uzak ve profesyonelliğe yakın olsun. Hesap vermekle kalmasın hesap sordursun.

İdare sınıfı ve orta sınıf diğer yöneticileri eşit şartlarda bağımsız performans yönetimi şirketlerince yapılacak sınavlar ve değerlemeler ile istihdam edilsin, tıpkı özel firmalar gibi ara kademede veya tecrübeli yönetici ihtiyacında aktif işgücü piyasasında ihtiyaca göre işe alımları yine özel istihdam kuruluşlarınca bağımsız değerlemeler ile yapılsın.

Denetimi bağımsız olmakla kalmasın, en küçük sermayeye sahip ortakları veya herhangi bir vergi mükellefi bile denetim isteme hakkına sahip olsun, Hesaplarının şeffaflığı gibi mali olmayan kararları da şeffaf olsun, her ortak internet üzerinden şirketin hesaplarına ve kararlarına ulaşabilsin.

Şirket emek yoğun sektörlerde düşük kar oranıyla tüketicilerin günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir ticari yol izlesin. Üretimini rekabetçi ve orta kalitede bir çizgide gerçekleştirsin. Pazarlamasını ise özel şirketlere yaptırsın.

Kar sadece ortakların değil, çalışanların da hakkı olsun ama hak çalışan olunduğu için değil, hakkıyla çalışıldığı için kazanılmış olsun. Karın dağıtılması hakça olsun; şirketin büyümesi ve yeni yatırımları sektörün büyümesine ve istihdam hedeflerine göre olsun.

İşte karşınızda “HALK ŞİRKETİ”… Devlet ile organik bir bağı olmayan, kamuoyu yani daha açık şekilde halk tarafından kurulan, halk tarafından yönetilen ve halk tarafından denetlenen bir özel şirket.

Bu model orta sınıf insanların yoksul, yoksun ve işsiz insanları ekmek sahibi yaptığı; yoksul ve yoksun insanların ise yaşamak için kullanamadıkları çalışma haklarını emeğe dönüştürüp, bağımsız haldeyken etkisiz olan küçük miktardaki birikimleri orta sınıf için kazançlı yatırımlara dönüştürdükleri bir ortak girişim; MUTUALİZM.

Şimdi siz hayal edin, büyük tarlalar, büyük fabrikalar, büyük marketler… İçlerini ve ara geçişlerini siz düşünün, HALK ŞİRKETİ ürünlerinden almaz mıydınız?

Kategoriler
Tezim

Ve başladım…

Başlamak bitirmenin yarısı mıdır ?

Ortada henüz pek birşey yok ve olanlar da daha ham olsa da başlamak güzel. Tezim Avrupa Birliği Uyum Sürecinde Yoksullukla Mücadele ve Yeni Uygulamalar”ın bir bölümden bir kısım alıntı ;

Bireyler yaşamak için belirli bir gelire ihtiyaç duyarlar ve bu geliri elde etmek için kazanç elde edebilecekleri bir işe ihtiyaçları vardır. Özel sektör yaşamak için işe ihtiyacı olan bireyleri asla yeteri kadar istihdam edemez, sadece maksimum kar elde edebileceği seviyedeki iş gücünü istihdam etmeye reflekslidir. Bu durumda bir işe sahip olmayan ve nitelikli işgücü sunamayan bireyleri her zaman göz ardı eder. Özel sektörün istihdam yaklaşımında bireylere yaşam sürdürebilme amacıyla iş verme değil, karı sürdürebilme amacıyla işgücü kullanma temel amaç olarak yer almaktadır. Daha açık bir dille özel sektör yaklaşımı işçi tarafından işçinin çalışma nedenlerinden çok işletme tarafından işgücünün nasıl işlendiğiyle ilgilenir. Çoğu durumda işsizliğin azalmasına yönelik bir özveri işletme doğasına aykırıdır ve piyasa ekonomisinde işsizliğin yarattığı düşük ücret seviyesi daha çok arzulanan bir durumdur.

Böylece şunu söyleyebiliriz ki, özel sektör yaşamak için işgücü sunmak arzusundaki işsizlere yönlendirici ve eğitici bir hami olmaktan uzaktır.

Bir devletin sınırları içerisinde yaşayan herkes yaşamını sürdürebilmek için bir kazanç elde etme ve bunun için de bir iş sahibi olma hakkına sahiptir. Yokluk ve imkansızlık içerisinde yönlendiricilik görevi kuşkusuz devlete aittir.

Bir devlet eğer sınırları içerisindeki tüm kazanç getiren işlerden vergi alıyorsa, bütün ülke ekonomisini izlemektedir. Bu monitör etme görevi sadece vergi gelirlerini artırmak için değil ülkedeki potansiyel işgücünü yönlendirici faaliyetlerde bulunmak için muhakkak kullanılmalıdır.

Devamı daha doğrusu başı ve sonu muhakkak gelecek… Gelmeli…

Kategoriler
Genel

İşsizlik ve Altına Hücum !

Altına Hücum
Altına Hücum

Bundan birkaç gün önce Hürriyet Gazetesi internet sitesinde kısa bir haber okumuştum;  bu haber Rusya’da işsiz kalanlara yönelik yeni bir uygulamadan bahsediyordu, haber kısa olduğu için aynen alıntılıyorum ;

Rusya’da işsiz kalan Sibirya’da altın arayacak

Nerdun HACIOĞLU

Rusya’da giderek derinleşen krizin etkisiyle artan işsizliğe Kremlin yönetimi ilginç çözüm formülü geliştirmeye başladı.

Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Başbakan Vladimir Putin hükümetine özel talimat vererek, işsiz kalan vatandaşa ferdi değerli maden arama sertifikası çıkartılmasını istedi. Medvedev’in bireysel değerli maden arama sertifikası, tıpkı 1850 yıllarında Amerika’daki “Altın salgını” modelini kopyalamış oluyor. Krizin reel sektörü en ciddi etkilediği Rusya ağır sanayi tesislerinin bulunduğu Magadan bölgesinde uygulanmaya başlayacak ferdi altın arama sertifikası fabrikalardan çıkarılan binlerce işçinin yeni uğraşı haline gelmesi hedefleniyor.

Bu haberi okuyunca acaba Tezim olan “Yoksullukla Mücadele” konusunda bir düşünce çıkarabilir miyim diye düşündüm, altına hücum gibi olmasa da işsizler için çeşitli işler üzerinde girişim yapabilmeleri için  “Ferdi Ruhsatlar” konusu küçük de olsa katkı sağlayacak bir düşünce temeli gibi duruyor.Kısaca açarsak bu girişimcilere ruhsat edinmede kolaylık, işini kaybetmiş kişilerde çeşitli vergi muafiyetleri gibi bireysel girişimi canlandırmayı destekleyici bir uygulama olarak üzerinde durulması gereken bir konu diye düşünmekteyim. En ekonomiye katkısı en  basitinden kahvede okeye dönmekten daha fazla olacaktır…

Bugün işsizlik rakamları açıklandı :
Aralık 2008 Sonu itibarı ile işsizlik %13,6, işsiz sayısı 3 milyon 274 bin kişi !

Elbette bunlar resmi rakamlar, gerçek rakamların çok daha yüksek olduğunu biliyoruz. İşsizliğin tanımındaki  iş bulma ümidini yitirmiş kişiler işgücüne[işsizler arasına] dahil edilmemekte, o halde kahvede ümitsizce okeye dönen insanlar zaten işsiz değil(!)… TUİK anketleri kentsel/ kırsal işsizlik kavramları  ve eleştiriler daha geniş ve başka bir tartışma konusu…

Rusya’daki bu haberden sorna “Altına Hücum” (Gold Rush) konusunda biraz araştırma yaptım, Idaho Eyalet Universitesinde yayımlanmış çok kısa bir özet okudum ve sizinle paylaşmak istiyorum.

Kazara Bir Keşif :

Altın ilk olarak genişleyen tarım imparatorluğu için bir kereste fabrikası inşa etmek için  için rençper John SUTTER”ı işe alan James MARSHALL tarafından keşfedildi.Marshall kereste fabrikası için kereste doğrarken Amerikan Nehri suyunda birkaç altın parçası farkedetti ve bundan Sutter’a bahsetti. ne Marshall ne de Sutter bu olaydan kimseye bahsedip ellerindeki bu fırsatı kaçırmak istemediler, ve aralarında bu sırrı gizli tutacaklarına dair bir anlaşma imzaladılar.
Fakat birkaç ay içerisinde bu olay duyuldu ve yayıldı.1849 yılına gelindiğinde on binlerce genç erkek evlerinden ayrılarak bu hazinenin kendilere düşen payını almak için Kaliforniya’ya akın ettiler. Bazıları uzak mesafelerden yaya yolculuk Oregon-Kaliforniya parkurunu oluşturdular, güneyden gelenler ise buharlı gemiler ile Kaliforniya’ya ulaştılar. Yolculuk çok uzun ve sıkıntılıydı, birçok insan sıtma kolera gibi bulaşıcı hastalıklara yakalandı…

Altın arayanlara 49’lular denilmesinin temelinde bu insanların birçoğunun evlerini 1849 yılında terk etmeleri yatmaktadır, ve bu 49’luluk Amerikan tarihinde önemli bir yere sahip bir sıfat durumundadır(Oh My Darling Clementine gibi kültürel yansımaları), diğer bir önemli husus ise 49’lular sadece Amerikada yaşayan insanlar değildi dünyanın birçok yerinden farklı milletlerden insanlar altına hücum için Kaliforniya’ya gelmişlerdi.Altına hücum bir dünya olayı haline gelmişti ve altının cazibesinin etkilediği ülkeler arasında Meksika,Çin,Almanya,Fransa,Türkiye(!)(Osmanlı) gibi ülkeler bulunmaktaydı.

Yüksek Riskli Girişimcilik

Altına hücumda en başarılı girişimcilerden bazıları altından hiç nasiplenemediler, fakat altın arayanlara gerekli malzeme ve hizmetleri tedarik ederek zengin oldular. Örneğin Levi Strauss kuru gıda işine ,Philip Armour et madenciler için et marketi işlerine girdiler, Henry Wells ve William Fargo da madencilere güvenilir bankacılık hizmeti verebilmek için Wells& Fargo Co. şirketini kurdular.
Kadınların altına hücumda çok önemli yerleri ve etkileri olmuştu fakat katkıları ise günümüzde hala yeterince kavranamamıştır. O günlerde sayıları az olan kadınlar yeteneklerini ve ihtiyaçları fark edip girişimlerde bulunmaya başladılar. Bazı otoritelere göre bu tarihte ilk kadın hareketlerinin başlangıcı sayılabilir.

Altına hücüm mevcut bir takım nedenlerden ötürü önemlidir. Öncelikle, altın dünyanın birçok yerinden insanları Kaliforniya’ya getirdi, ve bölgenin bugünkü çok kültürlü yapısının çekirdeğini oluşturdu. İkinci olarak Kaliforniya’nın ve batı Bölgelerinin Amerikanın bir parçası olduğu e diğer batı bölgelerinin de Birleşik eyaletlerin bir parçası olacağını gösterdi. Son olarak altına hücumun uyandırdığı Yüksek Riskli Girişimcilik kavramı bugünkü Amerikan Kapitalist Toplumunun temel düşüncesini oluşturdu.
24 Ocak 1998 tarihinde, Birleşik Devletler altın acele ve 150. yıl dönümünü kutlayacak
*
*Orjinal Metin : http://www.isu.edu/~trinmich/prback.html

Yukarıdaki yazdığı gibi altına hücumda en çok kazananlar altın maceraperestleri değil yüksek riskli girişim yapan maceraperster olduğu hiç şüphesiz, altın avcılarının birçoğu altın bulamadı, çoğu elleri boş bu maceradan vazgeçip Kaliforniya’ya yerleştiler, fakat unutmamak gerekir ki bazıları  diğerlerinden daha  şanslıydı ve küçük bir servet kazanabildiler.

Diğer bir husus ise  yazıda geçen altın Avcısı Türkler, bunlar ile ilgili bir araştırma yapmadım fakat illa ki yapılmış bişeyler vardır, belki bazılarımızın büyük dedeleri birer  altın avcısıydı, kim bilir belki de bazılarımızın Kaliforniya’da milyarder akrabaları olabilir 🙂

Gelelim esas soruya acaba biz 2009 yılında Türkiye’de nelere hücum edebiliriz ? Bu konudaki fikirlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.
Mutlu Günler

Kaynaklar :
http://en.wikipedia.org/wiki/California_Gold_Rush

http://www.isu.edu/~trinmich/prback.html