Fikir

Ana sayfa Fikir
Fikir

Yenilemek için fazla dokunmayacağım

0
Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında

Yazılarda, sunumlarda, -özellikle- tezlerde, konferans ve hatta televizyonlarda son onbeş yıldır duymaktan sıkıldığımız başlangıç cümlesini yani  “Küreselleşen dünyada…” demeden değişen dünya ile ilgili bir yazıya başlayabilmek çok önem verdiğim şeylerden biri. Naçizane önerim; lütfen siz de bu iki kelime ile başlamayın.

İnternet çok büyük bir devrim, çok basit bir ilkeye dayanmasına rağmen gerçekten tarihteki en başarılı ve en büyük devrim diyebiliriz. 90’lı yıllardaki ilk hali ile de büyük bir devrimdi, şimdiki dinamik haliyle ise çok büyük bir devrim. Dünyada bugüne kadar bu kadar insanı birbirine birçok yönden bağlayabilen eşsiz bir proje. Basit olarak, karşılıklı kelimeler, ses ve görsel veriler iletilmesinden çok ötede bir şeyi başarıyor, insanlar birbirlerini etkileyebiliyor. Birbirlerini etkileyen insanlar ise çok değişiyor ve farklı bir şekilde başka insanları etkilemeye başlıyor. Tarif etmesi güç ama lise biyoloji derslerinde genetiğin temelini hatırlarsak, melezlenme ile yeni bezelye türlerin oluşması gibi, düşünce sistemleri de melezlenerek yeni düşünceler ve bunların yayılmasıyla oluşan daha doğrusu örülen kolektif bir beyinin paydaşı haline geliyoruz.

Düşünceler, algılama hatta duyguların internet ağı üzerinden adeta füzyon reaksiyonu gibi ortaklaştığını kolayca görüyoruz, tanık oluyoruz. İyi yönde bir gelişme olduğu şüphesiz. Kötü yönde bir eğilim üzerinde neler olabileceğini ise düşünmek dahi istemiyorum, dev bir karşılıklı ortak nefret dünyayı yok olma savaşına bile götürebilir…

Bir şeyin içindeyseniz değiştiğini çok olay farkedemezsiniz. Teknolojiyi de topluma göre biraz önden takip ediyorsanız -ki bir blog okuyucusu olmak bence bunun için yeterli bir göstergedir- her yeniliğin dünyayı değiştireceğini düşünüp sabırsızlanmış ve değişime şahitlik etmek için beklemişsinizdir diye tahmin ediyorum. Fakat değişimin gerçekleştiğini ancak başka birinin ağzından ‘Artık xxx değişti’ lafını duyduğunuz zaman anlarsınız, ki bu onay ispatı aynı zamanda sizin şahitlik sürenizi de bir anda siler götürür, birden bu gerçekle karşılaşmış gibi olursunuz…

İşte bu değişimin daha doğrusu içinde bulunduğumuz devrimin çok da büyük bir maliyeti var: ‘Bağlı olma zorunluluğu’-bağımlılığı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, özü şudur günlük hayatınızda internetin yeri artık sabittir, erişme ve erişilebilme alışkanlığınız haline gelmiştir. Bağımlılıktan öte bir durum olduğunu düşünüyoum, organik bir bağ hissi, bağlı olma hissi, beslenme refleksi gibi…

İnternet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi genel adlarla zaten bu durumu tartışmış, konuşmuşsunuzdur… Ama ben durumun biraz daha farklı ve derin olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda da duruma bu ciddiyeti kattığını düşündüğüm şeyi yazmak istedim: AKIŞ (stream)…

Algı olarak doğrusal bir çizgide gidiyoruz. Kolayı da bu, bir zaman sırasında tane tane akan bilgiler… Karmaşayı sevmiyoruz, zaman sırasına dizilmiş her çeşit bilgiyi karıştırmadan almak gerçekten çok kolay… Sosyal medyada bilgilir akışla geliyor, zaman çizginizde hakimiyet sizde, okuduğunuz internet gazetesi haberi size akışla veriyor… Sürekli olduğunuz haber sitesine bakın, neden ana haberleri numaralandırılmış, neden yukarıdan aşağıya doğru önem sırası değil de zaman sırasına göre sıralanmış haberler var? Kolayı bu da o yüzden. Kolay olduğu için takip etmeyi başarıyoruz ve başarabildiğimiz bu eylem zevk veriyor, bağlanıyoruz. Sözlük siteleri bile akışın ağırlıklı bir takip kipi içerisinde, aradığınız terim neyse dilerseniz ararsınız… Örnekleri fazla verip konuyu boğmaya gerek yok, günümüzdeki çoğu internet sitesi bir akış üzerine kurulmuş.

Bağlı olmak aslında internetten beslenir halde olmak gibi, ne yediğiniz size kalmış, süper bilgilerle de beslenebilirsiniz, süper saçma bilgilerle de. Elbette internet dünayadaki bütün bilginin kaynağı değil (en azından şimdilik), fiziki çevremiz ve yaşamanın ta kendisi bilginin diğer kaynakları. Dengesiz beslenme gibi dengesiz bir bilgi beslenmesi de sorunlara yol açıyor, obezite gibi düşünelim. Dengesizce internetten beslenir hale gelmemiz, doysak dahi daha fazlasını arama haliyle bizi akışımızın başına geçiriyor ve yenilemek için ya tıklıyoruz ya da sürükleyip bırakıyoruz… Nasıl bir ruh hali ise az sayıda gelen güncelleme, yeni bir habere denk gelememek, gelen kutumuzda yeni bir posta olmaması bizi mutsuz etmekte. Oysa o zaman dilimi içerisinde nasıl bir beklentideyiz… Dev internet ağı ve sınırsız içerik akışından bizim nasibimize az düşmesi açken yoksul sofrasında olmak gibi bir his veriyor. Ne kadar çok yenilersek o kadar az ile karşılaşıp daha mutsuz oluyoruz. Tabi akışla beslenmek gibi etkileşme ihtiyacı da aynı şekilde, insani ve sosyal bir ihtiyaçmışçasına internet üzerindeki ağımızdaki kişişelerle etkileşmeyi bir ihtiyaçmış gibi görüyoruz. Çoğumuz aile ve yakın arakdaşlarımızla fiziki platformda daha az etkileşiyoruzdur…

Bir akıllı telefon sahibinin ortalama 9 dakikada bir telefonunu kontrol ettiğini okuduğumda kendime üzüldüm. Hayatın akışındayken bir işin ortasında veya sohbet ederken birden zorunlulukmuş gibi telefona ya da bilgisayar ekranına dönmek… Ne kötü ama ne çok yapıyorum… Altını çizmek isterim, üzüldüğüm şey ekrana uzun süre bakmak değil, dönüp bağı kontrol etmek…

Ne yapalım, yolda, durakta beklerken nasıl geçsin zaman diyebiliriz… O metrobüsün içinde 4-5″lik bir dünya kapısını açmayalım mı? Açalım tabi ama mümkünse başı-sonu olan bir şey olsun ekranın öte tarafında, akışın periyodunu mümkünse biz belirleyelim. Ha bire yenilemeyelim, yeni haber var mı diye aynı siteleri her saat turlamayalım. Mümkünse okumadaki boşluklara doğru ileleyelim… E-kitap olur, daha sonra okumak için sakladığınız yazıları Pocked – Read it Later (Daha sonra oku) Feedly vb uygulamalara yüklenelim.

Geçtiğimiz iki ayı yolculukta Kindle ile kitap okuyarak geçirdim. Son on günde yolculuk süremi düşünmem gereken bazı konulara ayırdım bu nedenle kitap okumaya ara verdim. O konuları düşünemediğim gibi, beş dakika bakayım derken yolculukta 38 kere akış yenilediğimi farkedince ne kadar sıkıcı bir şeyin içine kendimi ittiğimi gördüm.Akışlar yoğunlaştıkça birbirini tekrar eden ve akışlardaki kişilerin de birbirini tekrar eden halle gelmesi gerçekten faydasız ve sıkıcı… Azı karar çoğu zarar…

 Bu yüzden artık yenilemek için ikidebir dokunmayacağım. Önemli bir haber – olay varsa zaten bildirimi gelir, çevrendekiler bahseder. Hem bugüne kadar hep haberleri herkesten önce takip ettim de ne oldu, cemiyet ortamında -aa şu olmuş denildiğinde yaşanan ortak heyecanı yaşamadım, ben onu çoktan öğrenip şaşkınlığımı tüketmiştim, çevremle o anda paylaşabildiğim tek şey törpülediğim küstahlığımla söylediğim -evet okudum ben onu- evet duydum…

Kendime sınır koymayı sevmiyorum, uymayınca benim kendime olan saygımın öz-benliğimce ezilmesini kendime yediremiyorum. Fakat (bu kelime ile cümleye başlanılamayacağı iddia ediliyor) günde üç kere toplu ve hızlı şekilde bu akışlara göz atmamın kafi olacağını ve bunu uygulamayı düşünüyorum. Sabah gazetesi, akşam postası gibi, bir de öğle benden olsun…

Spam engelleyici doğrulamalarındaki ‘Stop spam, read books (Spam yapmayı bırak, kitap oku)‘ sözünü ilk duyduğumdan bu yana çok seviyorum, ve her zaman kaybıyla ilgili konuda bu lafın türevlerini kafamda çeviriyorum, bu konuda da ‘Yenilemeyi bırak, kitap oku (Stop refreshing, read books)‘ diyerek kendimi motive edeyim.

Akış dedim, durgunluk ve dinginlikle bitireyim.

Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında – (1920 x1280 boyutlu duvar kağıdı halini indirmek için resme tıklayın – JPG – 538 KB) Ekran boyutunuza göre dilediğiniz ölçüde küçültüp/kırpıp kullanabilirsiniz)

Mutlu günler.

Bu yazı 1.000 kelime ve 7.395 karakter içeriyormuş, çok değil hani… Satır boşluksuz 2 adet A4. Ne kadar okudum/zaman kaybım oldu diye merak ediyorsanız işinize yarar 🙂

Mont, sırt çantası ve saat üzerine bir sorun ve yöntem hikayesi

2
Keukenhof bahçelerinde laleler
Keukenhof bahçelerinde laleler

Çocukluğumdan beri saat takmayı pek sevemedim. Sadece saat değil vücudumda herhangi bir takı-aksesuar hatta dövme bile olsun istemedim. Üzerimde bu tür bir şeyler olmadığında kendimi daha özgür hissediyorum. Peki ya elbise derseniz, çocukken onu da pek sevmezmişim ya… Neyse bu da ayrı bir hikayeye kalsın…

Saat dedim, dağıtmadan saatle devam edelim… Ara ara saat takmaya heves etsem de uzun süreli bir alışkanlık olmadı. tam ikiyüzelli hafızalı ışıklı Casio databanklar son hevesimdi, olmadı…. Cep telefonları da çıktı ya, saat benim için tamamen bitmişti ta ki Necdet Hoca‘nın beni Pebble ile tanıştırmasına kadar… Akıllı, şık ve güzel bir saat… Yeniden saat takmaya başladım…

Tabi geçmişte saat takmadığım için saat takanlara has sorunlara da bir o kadar yabancı kalmışım efendim. Hele kış mevsiminde, mont giyip üzerine sırt çantasını hızlıca geçirdiğim o hızlı günlerde zamanın akışının benim için çok önemi yoktu. Her gün, her dakika, her saat ve saymaya tenezzül ettiğim her saniye varsın geçsindi, ne olacaktı ki sanki. Gençlik bonkörlüktür efendim, hele de zaman bonkörlüğü… Gençken zamandan bol ne var ki elde, geçsin şu zaman da bir an evvel toplumda yer edelim, birey olalım da o zaman bakarız zamana…

Özetle, bu yaşıma kadar kışın hiç saat takmamıştım, okuldan sonra da doğrusu sırt çantası taktığım nadirdir. Geçtiğimiz gün dizüstü bilgisayarı sırt çantasına koyup Pebble’ımı koluma takıp montumu da giyince bu yazının konusu olan sorun ile yüzleştim. Büyük ve ciddi bir sorun varmış gibi algılanmasın, öyle olsaydı zaten toplumun bir çok bireyi tarafından tecrübe edilir ve nasihatlerle bilindik bir olguya dönüşürdü ve ‘veya’sı yazının sonlarında anlaşılırdı… Ama yazma niyetim sorunun farkındalığını artırmak ve ona mahrum kaldığı meşhurluk ve ciddiyeti kazandırmak değil ebette, çözümü söyleyecek olsam da anlatacağım çözüm de değil…

Mont kapüşonlu, hafif de kabarık, sırt çantası standart, kolluk boşluğunun çapı da büyük değil hani… Her işimize siyasetin gölgesinde önce sağ diyerek başladığımız için sırt çantasının sağ kolluk askısından tuttuğum gibi geçiriverdim sağ omzuma, sonra ezberimden güvenle sol kolum geriye kıvrılıp kendi idaresindeki sol elim ile çantanın sol kolluğunu yakalayıp tek hamlede çantayı giymem için omuz hareketime işi bıraktı… Omzumu geri atıp kolayca çantayı sırtıma geçirmem için tek yapmam gereken sol bileğimi kolluğun içinden geçirmekti ama bu sefer bir sorun vardı; sol bileğimdeki saat… Biraz zorlama ile kollukların hemen kayacağını düşündüm ama montun bilek kısmı ve saat kolluğun oraya takılmasına sebep oluyordu. İlk önce çantayı sırta geçirmek için ilkokuldan beri yaptığım manevrayı yanlış yaptığımı düşündüm, tekrar denedim yine olmadı, biraz daha zorlayayım dedim, kayış kopacak gibi oldu. Biraz geometriden hafızamda kalanları kullanayım dedim, dirseğimin ters açısını azaltmak hem acı verdi hem beni daralttı Bir çanta giymek ne kadar zor olabilir ki… Çanta kollarının yeteri kadar büyük olmadığını, mont ile giymek için biraz daha gevşetmem gerektiğini düşündüm o sırada biraz daha geometrik eğilme bükülme ile çantayı sırtıma geçirdim… Sonunda yola koyulabilmiştim.

Yolda neden böyle bir sorun yaşadığımı düşündüm, yeteneksiz miydim acaba.. Basit beceri gerektiren bir işi neden zorlanarak, ve daralıp terleyerek üstelik saatin de kayışını az kalsın kopararak ancak başarabilmiştim… Kafamda yine genişlik hesabı, açılar ve sürtünme ile ilgili fizik ve geometri kırıntıları ile bunun kolayını düşünmeye devam ettim. Biraz düşündüm ve sıkıldım, sonra düşünürüm deyip bu konuyu düşünmeyi öteledim. Böyle bir durum karşısında başka türlü düşünmem düşünülemezdi bence…

Dönüş öncesi düşünmeyi ertelediğim bu sorunla tekrar yüzleştim, çocukken her çocuk gibi kazak-atlet-tişört çıkarmakta ve giymekte çok tercih edilen fakat ilkel bir yöntem olduğu için ebeveynler tarafından eleştirilen kopana kadar çekip uzatma yöntemini uygularken yaşadığım sıkıntılar ve sonrasında doğru yöntemle nasıl kolayca giyilip çıkarılabileceğini öğrenip rahatladığımı hatırladım. Bakış açımı değiştirip farklı açıdan bakınca mevcut duruma bir çözüm bulacağımı düşünüyordum. Ama nafile, faydası yoktu, sırt çantasının nasıl asortik bir giyilme yöntemi olabilirdi ki, acaba kollarımı çapraz yapıp mı geçirsem diye düşünürken sorun iyice anlamsızlaştı… Saniyeler içerisinde bunlar aklımdan geçerken ayaktaydım ve sırt çantama bakıyordum, çok fazla şey aklımdan çok kısa bir zaman içinde geçmişti, insan beyninin hızına hayret edip bir saniyenin içerisinde birkaç saniye kadar hissedilen bir süre duraksadım ve kendi kendime şunu sordum; Neden önce saatimin olduğu sol koluma çantayı geçirmedim ki…! İşte bu kadar basitti bu sorunun çözümü. Oysa ben nerelere gitmiştim…

İşte bu kısa hikayeyi bu uzatılmış satırlara kadar okuyabilen dostum, bu laf salatasıyla anlatmak istediğim karşılaştığımız sorunlar (veya pratikte problemler) karşısında takıldığımızda çözümün hep çok basit olduğunu ve belki sadece yaptıklarımızın sırasını -mantıklı olan sıra ile -değiştirmekle bile bu sorunların ortadan kaldırılabileceğidir. Bu kadar basit bir şeyi beceremem veya çözümü ilk anda göremediğim için beni aptallıkla suçlayabilirsiniz, büyük ihtimalle de aptalca bir konu olduğunu düşüneceksiniz.  Fakat onun şunu söylemek isterim ki yöntemcilik yaşantımızda çok kullandığımız bir sorun çözme şeklidir, her şeyle ilgili ‘onun yöntemi şu’ şeklinde bilgiçlik taslanılabilir. Yöntemini biliyorsanız protonları çarpıştırmak bile çok kolaydır, yöntemi çokça tecrübe ettiyseniz de becerilememesi aptalca gelebilir. Benimsediğiniz yöntemler işlese de çok mantıklı olmayabilir olabilir tıpkı montu giyip çantayı taktıktan sonra sonra saati kolumuza takmak gibi. Mantık ve sıra, sadece bu.

Tıpkı takıldığımda bakış açımı değiştirmem gibi bundan sonra da takıldığımda başlangıç noktasını değiştirmeyi daha sık deneyeceğim. İşte bu da uygulama yöntemine değil, sorun çözme yöntemine bir katkıdır. Bu hikaye de kendime not olsun.

Bu sıkıcı kış yazısını güzel bir bahar resmi ile bitirelim…

Keukenhof bahçelerinde laleler
Keukenhof bahçelerinde laleler – (Küçük resim – Resme tıklayarak 1920 x 1200 1.5 mb duvar kağıdı halini indirebilirsiniz.

Mutlu günler.

Uçan Kaykay yılına giriyoruz!

0
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!

Geleceği tahmin etmek yüzyıllardır insanoğlunun en çok kafa yorduğu işlerden biri… Bu konuda ilkel kabile büyücülerinden falcılara ve medyumlara varana kadar birçok meslek dalı ve unvan yaratılmış, milyonlarca insan bu kişilerin gördüğü geleceğe göre beklenti içerisinde bir yaşam sürmeye devam etmekte… Geleceği bu şekilde gaipten görebilmek elbette mümkün değil fakat geleceğin nasıl olacağını tahmin etmeye çalışabiliriz.

İnsanoğlunu nasıl bir gelecek bekliyor diye sorduğumuz zaman nedense ya çok ilerlemiş bir medeniyet ya da bu ilerlemiş veya ilerleme yolundaki medeniyetin epik çöküşünden sonra yok olmaya yüz tutmuş bir medeniyet resmetmekteyiz. Oysa çok da ilerlenmemiş ve çökmeden kör topal idare edilen bir medeniyet daha yüksek olasılıkla karşımızda bulunmakta ama diğer iki seçeneğe göre daha sıkıcı olduğu için gelecek öngörülerinde pek yer almamakta.

Daha önce Her filmi ile ilgili bir yazımda 1990’larda gelecekten beklentilerimi ve yaşadığım hayal kırıklıklarından bahsetmiştim. Yine benzer şekilde bu yazımda da bu konu üzerinde bir kaç şey daha söylemek istiyorum.

Marty McFly 2015'e uçuyor...
Marty McFly 2015’e uçuyor…

Benim bulunduğum yaş grubunun (veya nesil diyelim, jenerasyon demeyelim) erken gençlik yıllarından kalma en sevilen filmlerden biri olan Geleceğe Dönüş serisiydi. Çok uzak bir gelecek olmasa da 1985 yılından 2015 yılına yapılan bir zaman yolculuğu yukarıda bahsettiğim az değinilen “sıkıcı gelecek” için güzel bir örnekti aslında. Her ne kadar ütopya uzağında bir gelecek resmi çizilmiş olsa da bu filmden en çok aklımızda kalan şey şüphesiz ki yılan gibi Nike (Air mag) ayakkabılar ve uçan kaykaydı (Hoverboard). Uçan kaykay hepimizi çok etkilemişti, acaba gerçekten böyle bir şey mümkün olacak mıydı?

Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!

Filmin yapıldığı 90 yılının üzerine çeyrek asır geçti, bir iki gün sonra 2015’e yani uçan kaykayın yılına girmiş olacağız. Filmde yapılan seyahat 21 Ekim 2015 tarihineydi. Yani en kötü ihtimalle son 10,5 ay… Ortada ne var dersek, pek bir şey yok. Uçan kaykayı gerçeğe dönüştürecek bir teknoloji maalesef hala ortada yok. En yakın şey ise – ne kadar gerçektir şüpheliyim – Hendo Hover denen bir alet. Tony Hawk ile bir video çekmişler:

Dediğim gibi ne kadar gerçektir bilemiyoruz [1]. Sitesinde (Hendo Hover) nihai ürün olarak bir kaç tasarım var.

Aslında kaykay sadece bir üst gösterge… Filmdeki diğer birçok öngörü ticari halde kullanılabilir hale gelmiş olsa da yaygın bir kullanıma erişmedi, saç stilleri de tutmadı…

Geleceği teknolojik gelişim ile öngörebilmek gerçekten zor ve müthiş bir analiz ve öngörü kabiliyeti isteyen bir iş, unutmadan bir o kadar da hayalcilik istiyor. Burdan rahmetle anıyorum, bundan yaklaşık ikiyüz yıl önce doğmuş olan Jules Verne birçok eserinde geleceği öngörmede -ki hiç şimdiye göre işi çok zordu- başarılı olmuştur.

2014 senesinde işimiz Jules Verne’nin çağıma göre biraz daha kolay, teknolojinin birçok alanında büyük ufuklara kadar ilerlenebilecek keşifler yapılmakta. Bu ekirden keşifler veya bunlara ipuçlar diyelim, beklenenin aksine çok ağır ilerleyen bir bilimsel gelişim süreci içerisinde ilerlemekte. İnsan genomunu çözebilme ihtimalimizin olduğu yılları hatırlıyorum, bundan epeyce önce de çözüldüğünü biliyorum, ama o beklenen büyük ilerlemeyi henüz görebilmiş değiliz. Tıpkı bunun gibi birçok temel alanda büyük devrimler beklemekteyiz fakat emsalleri gibi bunlar ağır ağır ilerleyecek gibi görünüyor.

2014’te geleceğe yönelik tahminlerimiz neler olabilir? Aslında bu tahminleri yapmadan önce geçmişte geleceğe yönelik tahminler nelerdi bir bakmak hem faydalı hem de eğlenceli olabilir. 1950’ler yani “Atom Çağı”nda çizilen gelecek portresi ve gerçekten cesurca atılan adımlardan iki tanesine bakalım. (Uçan arabaya girmeyeceğim… O da ayrı bir hayal kırıklığı ya, neyse…)

Ford Nucleon - Nükleer enerji ile çalışan araba konsepti
Ford Nucleon – Nükleer enerji ile çalışan araba konsepti

Ford Nucleon [2] [3] üzerinde mini bir nükleer reaktör olacak şekilde tasarlanmış ama -ne mutlu ki- üretilmemiş bir araba. O yıllarda tıpkı yüzyıl başında kurşun metalinin zararı gibi nükleer enerjinin de zararı ve tehlikesi ciddiye alınmıyormuş. Hoş şimdi de alınıyor değil ya…

Bu fikirler elbette sadece tasarımda kalmamış. Bu reaktörler yüzer halde gemilere kolaylıkla kurulmuş olsa da uçaklara konulması tüyler ürpertici.

Bir adet nükleer reaktör taşıyan Convair NB-36H
Bir adet nükleer reaktör taşıyan Convair NB-36H

Yine büyük şans ki sadece test aşamasında kalan bir prototip. hava soğutmalı bir nükleer reaktör taşımak üzere tasarlanmış.

Bu ve benzeri girişimleri o yıllara göre normal karşılayabiliriz. Ama zamanın ötesinde bir şey varsa o da kuşkusuz o yıllarda akıllara düşen nükleer itki gücünü kullanarak gezegenler arası seyahat etme fikri. Şu aşağıdaki videoyu yeni gördüm, doğrusu hem ütopik bir düşünce hem de tüyler ürpertici…

Düşünce salt bilim-kurgu temelli sanki, çizgi romandan çıkmış gibi… Yöntemin amacı ucuza gezegenler arası seyahat edebilmek Peki ya Project Orion başarılı olsaydı? Düşünsenize uzay yarışını çok daha hırslı ve kolay hale getirecek bu yöntemle her itki patlamasından sonra atmosfere salınan radyasyon ne kadar korkunç bir zarar verebilirmiş…

Bunları görünce peki ya şimdiki teknoloji ile gelecek nasıl şekillenecek diye sormak biraz daha zorlaşıyor. İnsanoğlunun bundan 60-70 yıl önce yaptıklarını görünce insan ürküyor doğrusu…

***

İnsanoğlunun en temel dürtüsü olan “Merak – En. Curiosity” nedeniyle gelecek öngörümde uzayın keşfi ve uzayda seyahatin ön planda olduğunu düşünüyorum. Ama ne 30 yıl ne de 60 yıl içinde filmlerdeki gibi uzay seyaahtleri yapabileceğe benzemiyoruz. En temel problemlerden biri olan yerçekimi hala aşılması güç en büyük engel. Mevcut paradigma içinde de nükleer patlamayla bile bu sorunu ucuz ve sürdürülebilir şekilde aşmış değiliz.

Neyse ki böyle retro-tek düşüncelerden öte farklı arayışlar içerisindeyiz. Geçtiğimiz hafta NatGeo’da izlediğim bir belgeselde deneysel teknolojilerle bir UFO tasarlanmaya çalışılıyordu. Hepimizin duyduğu bir manyetik kaldırma teknolojisi halihazırda mevcut. Sınırlı bir kullanımı var, şimdilik endüstriyel olarak süper hızlı trenlerin ray sistemlerine bir alternatif oldu bile. Ama benim göstermek istediğim bu değil.

Manyetik kaldırma (Magnetic leviation) farklı olarak burda elektrostatik kaldırma yöntemi uygulanmakta. Çok yüksek voltajda alüminyum folyo çevresindeki hava iyonlaşmakta ve bir itki oluşturmakta… İzlediğim belgeselde belki de ileride uçmak için bu teknolojinin kullanılabileceğini söylediler…

Kim bilir belki de gezegenler arası yolculuk atom çekirdeklerinin patlaması ile elde edilecek cehennem ateşinden değil, kıpır kıpır elektronların hareketlerinden faydalanarak kolaylaşacak…

Gelecekten geçmişe bir düğüm attığımızda, yine o elektronlar sayesinde ilk röntgenin çekilmesi, tomografi ve MR gibi teknolojilerin de yine fizik sayesinde bulunmuş olmasını bir kenara not etmekte fayda var. Bu notla da fizik dersinin dünyayı anlamada ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunun altını çizelim…

Yazıyı çok uzatmadan, kendimi söylemek istediklerimden birazını söylemiş sayayım.

Bonus: Gelecekle ilgili beşeri – siyasi – coğrafi – teknolojik konulara meraklı iseniz CIA’ye  (Amerikan Merkezi haber Alma Teşk) bağlı Ulusal Haber Alma Konseyi(National Intelligence Council) tarafından hazırlanan Global Trends 2030 isimli raporu okumanızı  öneririm. Bunla ilgili geçen yıl bir de ödev yapmıştım o da faydalı olabilir, hem de Türkçe (Zeki – Bildirici- Küresel Eğilimler ve Türkiye) ödevimi indirebilirsiniz.

Mutlu günler

TBMM E-Dilekçe Portalı ve yurdum insanının halleri

2

Meclisimiz özünde halkın meclisi ama yönetim olarak temsili demkrasi ile gönderdiğimiz milletvekilleri tarafından işletilmekte…

Haliyle özü ile bağını sağlayan bir kaç araçtan biri Meclis bünyesinde kurulan Dilekçe Komisyonu. Bu komisyona yurttaşlar, talep, şikayet ve önerilerini yazılı olarak bildirmekte ve bu komisyon bu dilekçeleri değerlendirerek kamuoyu gündemini ve taleplerini meclisin faaliyetleri içine değerlendirilmek üzere meclise sunmakta.

Dilekçe Komisyonu, hem geleneksel olarak yazılı dilekçeleri almakta hem de e-dilekçe sistemi üzerinden dilekçeleri kabul etmekte. E-devlet sistemi üzerinden de TBMM e-Dilekçe modülü var, fakat aylardır çalışmayan bir modül olarak E-Devlet sisteminin genel randımansızlığına uygun davranmakta…

Benim de bir talebim olduğu için bugün TBMM Dilekçe Portalına (https://edilekce.tbmm.gov.tr) kayıt oldum. Buradan bireysel ve toplu dilekçe yazabiliyorsunuz. Güzel de bir hizmet var toplu imzaya açık dilekçeleri de imzalayabiliyorsunuz.

Talepleri az çok tahmin edebilirsiniz; iş talebi, af talebi, bedelli askerlik, tayin talepleri, katkı kredisi borçlarının silinmesi(hem de ailenin haberi olmadan)… Bunlar genel talepler, bunların dışında, kamu hizmetlerin eksikliği, şikayetler ve hizmet talepleri de diğer öne çıkan talepler… Bunun yanı sıra çaresizlik dolu talepler ve uçmuş talepler de mevcut.

Az çok uç nokta talepleri tahmin edebilirsiniz. Ben de tahmin edebildiğimi düşünüyordum ama şu talebi görünce ne kadar yanıldığımı anladım…

TBMM'ye RiotGames oyunu için verilen dilekçe
TBMM’ye RiotGames oyunu içinde hakaret işitilmesi üzerine verilen dilekçe

Okuduğumda çok güldüm doğrusu… Tek kelimeyle manyakça bir talep! Toplumun içinde bulunduğu ruh hali iki türlü aks ediyor; hem biçimsizce meclis içine hem de şuursuzca meclis dışına bir yansıma bu….

Neler var neler… Bence siz de hem eğlenip hem şaşırmak istiyorsanız TBMM Dilekçe Portalına üye olun ve menüden “İmzalayabileceğim Dillekçeler“e tıklayarak sörfe başlayın! Tabi makul talepleriniz varsa onları da dilekçe yazarak talep etmekten imtina etmeyin. Söz uçar yazı kalır…

Not: RabeaL06 isimli sihirdar hesabı sahibi, ayıp değil mi onca küfür etmişsin adama, terbiyesiz!

 

Yoksulluk Bir Değerler Sorunu Olabilir Mi ?

0

Değerler Kavramı Üzerine Yoksulluk Tanımım

Yoksulluk olgusu ve yoksulluğun tanımı konuları daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi göreceli ve henüz üzerinde tam anlamıyla uzlaşma bulunmayan görüşler üzerinde farklı yaklaşımlarla tartışılmaya devam ediyor. Amartya Sen’in “Yeterlilikler Yaklaşımı” üzerine düşünürken aklıma yeterlilikler, değer üretimi ve üretilmiş değerlere erişim penceresinde geliştirilebilir mi sorusu geldi ve karalama olarak bunları yazıya dökmek istedim.

Toplumsal yaşamda bireyler değerler üretmekte ve aynı zamanda da üretilmiş değerleri tüketmekte veya kullanmaktadırlar. Bu değerler somut madde olabildiği gibi soyut değerler de olabilirler, somut değerler maddi ve ölçülebilen değerler olmalarına rağmen soyut değerler ölçülemeyen ve değişken haldedirler. Örnek verecek olursak, bir marangozun yaptığı masa somut bir değerdir, marangozun işgücü soyut bir değerdir. İşgücü soyut bir değerdir çünkü marangoz o masayı yaptığı ana kadar, işgücü değerini yeterli kılacak kadar geliştirmiştir, şöyle ki o güne kadar edindiği fiziksel güç, tecrübe ve teknik bilgi ve başarım düşüncesi işgücünü o masayı üretebilmek için yeterli kılar. Bu durumda, bir ülkede ya da işletmede, üretime ya da herhangi bir işe katılan ve bunun gerçekleşmesini sağlayan insan emeğinin tümü olan, işgücünü üretilmiş bir değer olarak nitelendirebiliriz.

Basit iki örnek ile değer kavramına giriş yapmış olduk, şimdi ise değerleri genişletebiliriz. Birey doğal olarak ihtiyaçlarının tatmin olduğu seviyede olmak istemektedir, bu seviye ise bireyin bütün ihtiyaçları,ve bu ihtiyaçlarını gidermek için gösterdiği çaba ve tatminiyle belirlenmektedir. Temel ihtiyaçlar olan, beslenme, sağlık,güvenlik,sosyal çevre, bireyin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli değerlerdir. Yeterli beslenme ile günlük enerji ihtiyacının karşılanmış olması ile birey günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli fiziki güce erişmektedir, bu yeterli fiziki güç seviyesi hali birey için bir değerdir. Aynı şekilde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli sağlık koşullarının sağlanmış olduğu sağlıklılık hali,güvenlik ve sosyal çevre de gerekli birer değerdir diyebiliriz.

Değerler yaklaşımında temel insani ihtiyaçlar ve toplumsal yaşamda gerekli olan geliri elde etmek için birey bu değerleri üretmek durumundadır. Eğer birey bu değerleri üretemiyorsa ve bu değerlerin eksikliğinden dolayı yaşam tehlikesi varsa veya toplum içerisindeki yaşamını onurlu şekilde sürdüremiyorsa birey değerler yaklaşımıma göre içsel değerler açısından yoksul demektir.

Değerlerin üretimi ile ilgili bu ilk kısım elbette yoksulluğu tanımlamak için yeterli olmayacaktır, değerlerin birey tarafından üretimi olduğu gibi elbette ki bireyin birde diğer bireyler tarafından üretilen değerler ile çapraz etkileşimi söz konusudur. Bu etkileşim dahilinde bireyin yaşamını sürdürmesi için diğer bireyler tarafından üretilen somut ve soyut değerlere ihtiyacı vardır. Diğer bireyler tarafından üretilen somut değerleri tüketmek, ve soyut değerlerden faydalanmak bireyin tüketim tarafındaki ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Eğer birey diğer bireyler tarafında üretilen bu değerlere erişemiyorsa, örneğin somut değerler olarak gıda ve eşya, soyut değerler olarak eğitim, sağlık, güvenlik gibi değerlere,birey değerler yaklaşımıma göre dışsal değerler açısından yoksul demektir.

Bireyin yaşamı için kendi ürettiği değerlere iç değerler,diğer bireylerce üretilen ve bireyin faydalandığı değerlere ise dış değerler diyebiliriz. İç ve dış değerler toplum yaşamında tıpkı muhasebe kalemler gibi çalışmaktadır dersek yanılmış olmayız. Örnek verirsek, ilk örneğimizde marangozun işgücü değeri ve ürettiği ürünün değeri marangoz için üretim tarafındaki iç değerdir, bu ürün, onu satın alan doktor için ise tüketim tarafındaki bir dış değerdir, doktorun işgücü olan sağlık hizmeti sunma yeterliliği doktor için bir iç değer, marangoz için o sağlık hizmeti ise sağlılık hali için gerekli olan bir dış değerdir.

Örneğimiz biraz karışık olsa da temel mantık, yaşam için gerekli olan değerleri üretebilmek, ve diğer bireyler tarafından üretilmiş değerlere erişebilmek toplumsal yaşamdaki yeterlilikleri karşılamanın temelinde yatmaktadır. O zaman yoksulluğu değerler yaklaşımıma göre şöyle tanımlayabilirim :

Bireylerin yaşamları için gerekli olan değerleri üretememesi ve diğer bireyler tarafından üretilen değerlere erişememesi ve bu değerlerin eksikliğinden dolayı yaşam tehlikesi veya toplum içinde onurlu yaşam sürdürememe haline “Yoksulluk” denir.

Gece vakti çok düzensiz de olsa karakalem yoksulluğu böyle tanımladım. Eminim ki bu yazımda birçok mantık hatası ve eksiklikler var. Fikirlerinizi ve eleştirilerinizi yorumlar kısmında görmek üzere….

MUTUALİZM

0

Bir şirket hayal edelim:

Sermayesi orta sınıfa mensup ücretli çalışanlar tarafından oluşturulsun ve bu sermayedarlar şirket hisseleri için ödedikleri tutarları ödedikleri gelir vergisinden düşebilsinler. Sermaye yapısı böyle olsun.

Çalışanları ise o güne kadar çalışma hakkından mahrum kalmış ve toplumda istihdam önceliği olan yoksul ve yoksun kesimden olsun. Ücretleri asgari ücret altında olmasın ama bir ailenin aylık ortalama geçim sınırının üzerinde de olmasın.

Şirketin yönetimi bağımsız olsun, devlet müdahalesinden uzak ve profesyonelliğe yakın olsun. Hesap vermekle kalmasın hesap sordursun.

İdare sınıfı ve orta sınıf diğer yöneticileri eşit şartlarda bağımsız performans yönetimi şirketlerince yapılacak sınavlar ve değerlemeler ile istihdam edilsin, tıpkı özel firmalar gibi ara kademede veya tecrübeli yönetici ihtiyacında aktif işgücü piyasasında ihtiyaca göre işe alımları yine özel istihdam kuruluşlarınca bağımsız değerlemeler ile yapılsın.

Denetimi bağımsız olmakla kalmasın, en küçük sermayeye sahip ortakları veya herhangi bir vergi mükellefi bile denetim isteme hakkına sahip olsun, Hesaplarının şeffaflığı gibi mali olmayan kararları da şeffaf olsun, her ortak internet üzerinden şirketin hesaplarına ve kararlarına ulaşabilsin.

Şirket emek yoğun sektörlerde düşük kar oranıyla tüketicilerin günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir ticari yol izlesin. Üretimini rekabetçi ve orta kalitede bir çizgide gerçekleştirsin. Pazarlamasını ise özel şirketlere yaptırsın.

Kar sadece ortakların değil, çalışanların da hakkı olsun ama hak çalışan olunduğu için değil, hakkıyla çalışıldığı için kazanılmış olsun. Karın dağıtılması hakça olsun; şirketin büyümesi ve yeni yatırımları sektörün büyümesine ve istihdam hedeflerine göre olsun.

İşte karşınızda “HALK ŞİRKETİ”… Devlet ile organik bir bağı olmayan, kamuoyu yani daha açık şekilde halk tarafından kurulan, halk tarafından yönetilen ve halk tarafından denetlenen bir özel şirket.

Bu model orta sınıf insanların yoksul, yoksun ve işsiz insanları ekmek sahibi yaptığı; yoksul ve yoksun insanların ise yaşamak için kullanamadıkları çalışma haklarını emeğe dönüştürüp, bağımsız haldeyken etkisiz olan küçük miktardaki birikimleri orta sınıf için kazançlı yatırımlara dönüştürdükleri bir ortak girişim; MUTUALİZM.

Şimdi siz hayal edin, büyük tarlalar, büyük fabrikalar, büyük marketler… İçlerini ve ara geçişlerini siz düşünün, HALK ŞİRKETİ ürünlerinden almaz mıydınız?

Yana Yana!

0

Ben yanmasam,sen yanmasan biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.   

Bir gün, bu topraklarda çocuklar masmavi gökyüzüne özgürce bakacak, gelecekleri de o gökyüzü gibi pırıl pırıl olacak… Kaygısız yuvalarında sıcak sevgi bulacaklar , sevildikçe dünyayı sevecekler ; insanlığı sevecekler.
Korkuları olmayacak, ne sokakta oynamaktan ne de çeşmelerden kana kana su içmekten… Güzel çocuklar olacaklar, güvencede çocuklar, can çocuklar…  Mert çocuklar olacaklar, namerde boyun eğmeyecekler, kimseden çıkar gözetmeyecekler, doğruların çocukları olacaklar, onurlu çocuklar…

Biz yanacağız,geleceğimiz aydınlanacak…

Çok yanmamız gerek…

Aydınlatılacak daha çok yol var ki gidelim, gidelim de çıkalım bu karanlıkların içinden…

Helal Olsun !

0

Osman Özgüven Devlete Karşı İşlenen Suçlar

1. Bedava Su
2.Ucuz Ekmek
3.Bedava muayne
4.Bedava Ulaşım
5.Kadınlara Destek, El sanatlarını Geliştirme.

Böyle bir olayın yaşanacağını elbette Osman Özgüven’in kendisi de çok iyi bilmekteydi, hemde bu işlere kalkışmadan iyice hesap etmişti.Ve kendi sözleriyle “Benim veremeyecek hesabım yok.”diyor, haklı da çünkü o utanılacak birşey yapmadı.

Osman Özgüven’in yaptıklarının temelinde yer alan “Sosyal Belediyecilik Anlayışı”na kabaca bir göz atalım.

Öncelikle belediye yönetimi, hizmet etmekle yükümlü olduğu vatandaşların oyları ile seçilmektedir, vatandaşın birliktelik içerisindeki yaşam gerekliliklerini yerine getirmekle ve talep edene hizmet götürmekle yükümlüdür. Belediye yönetiminin gelirleri o yöredeki vatandaşların hizmetler karşılığı ödediği paralardan ibaret olmamalıdır, merkezi yönetimden gelen paraların o bölge insanının ülke ekonomisi için yarattığı katma değerin yöreye dönüşü olduğunu kabul etmek gereklidir. Özellikle söz konusu iç turizmin yoğun olduğu ve yerli halkın gelirinin düşük olduğu bir yöre ise bu bölgenin bayındırlığını devam ettirmek bir zorunluluktur.

Türkiye’nin dörtbir yanından tatil için yöreye giden vatandaşın sağlıklı temiz ve güvenli bir tatil yapması için belediyenin yörenin yerli halkına ve yörenin fiziki durumuna karşı çok hassas davranmalıdır.

Elbette sayıştay denetçisinin yetkileri kanunlarla belirlenmiştir, fakat yerel yönetim ve belediye meclisi yönetimde söz sahibi durumda ve özel durumlarda hesap verilebilir şekilde uygulamalar yapmalıdır.

Sayıştay denetçisinin uygulamalara şu göz ile bakması gerekmekteydi ;

1-Su : Su temziliğin gerekliliğidir, susuzluktan kaynaklanan salgın hastalıkların bölge ekonomisi ve turizm için sonuçları felaket olabilir, nitekim belediye de kişisel temizlik ve zaruri ihtiyaç olarak 10 ton limit belirlemiştir,bunun üzeri kullanım ücrete tabidir, ki bu 10 ton altı kullanımın faturalandırılması muhasebe işlemleri gibi tahsilat masrafları ile bu tahsilatın gerçekleştirilmesinin çok da ekonomik olmadığını aşikardır. Ayrıca bilinmesi gereken şey de ” Su Talep Edenindir ” nasıl sahiller vatandaşın ise bu ülkenin içme suyu da vatandaşa aittir, herkes yaşamı için ücret vermeden kulanabilmelidir.

2-Ucuz Ekmek : İnsanımızın temel besin maddesi olan ekmek, özellikle dar gelirli ve fakir insanlar için vazgeçilmez bir gıdadır, ekmeğin maliyetindeki artışlar bu insanlar için açlıktan daha acı bir sonuç oluşturmamaktadır. Beslenemeyen bir yöre halkı, açlık sefillik ve hırsızlığın kollarına bırakılmış demektir.
İmkalar dahilinde karsız satılan 10.000 ekmek dar gelirli 10.000 kişinin karnının doyması demektir. Fırıncıların hijyensiz ortamda 40Ykr ye sattığı mamulü 25Ykr ye satabiliyorsa idare fırıncıların da serbest piyasanın tekel düşmanlığına sarılmak yerine, serbest piyasanın rekabet şartına sarılması gerekir.
Geçtiğimiz hafta Mısırda ve bugünlerde Haiti gibi fakir ülkelerde çıkan gıda isyanları haberlerini ve BM’rin konu ile ilgili yaptığı çok önemli açıklamaları okumuş mudur acaba sayın Sayıştay denetçisi ?

3-Muayne ve Röntgen : “Sosyal Hukuk Devleti” vatandaşın sağlığından 1.derecede sorumludur, devlet imkanlarında sağlık şikayeti olan vatandaşın tedavisinden sorumludur. Promosyon gibi dağıtılan yeşil kartlar yerine 1 Ytl muayne 6 Ytl röntgen bir suç mudur ? Ki parası olmayandan bu ücret bile alınmaz iken buna bir usulsüzlük denilebilir mi, yoksa usul parası olmayan ve muhtaç insanları sağlıktan yoksun bırakmak mıdır ?

4-Bedava ulaşım : Küçük bir şehir merkezinde insanlara sunulan ulaşım hizmeti ücretlendirilmeli midir ? Ücretlendirilseydi 1,5 Km için acaba sayın Sayıştay denetçisi kaç lira bilet ücreti vermenin uygun olacağını düşünürdü ya da cebinde parası zaten az ise 1 ytl vermek yerine 1,5 km yi yürüyerek mi giderdi ? Bilet basımı satışı, faturalandırılıp takibi için ödenecek tutar aracın yakıtı ve belediyenin maaşlı personelinin ne kadar üzerinde bir kar sağlayacaktı acaba. Ki zaten başkan Osman Özgüven’de bunların hesap edildiğini belirtmiş. Sayıştay dentçisinden daha iyi bir allah vergisi matematik yeteneğine sahip olduğunu düşünmekteyim.

5- Kadın Dayanışma Ve El sanatları Merkezi : Yörenin kadınlarına bir el sanatı öğretip, bu sanat ile yaptıklarını satıp dar gelirli evlerine katkıda bulunmaları yöre ekonomisi için en basit ve en kolay katkı değil midir ? İşsizlikle mücadele için bundan daha ekonomik bir yol olabilir mi ? O merkezin işler halde kalması ve işletme giderleri acaba yöre ekonomisine yapılan katkı ile bir tutulabilir mi ?

Sayıştay denetçisinin bir matematik ve iktisat görüşünün olmaması , onun bu görevde kalması Dikili Belediyesine açtığı dava ile aynı suçu teşkil etmez mi ? Milletin kaynaklarını boşa harcamıyor mu aldığı maaş ile ki maaşının bir kısmı da Dikili’nin ürettiği katma değer ile ödeniyor.

Mantığın işgüzarlıktan başka birşey işaret etmediği bu olayda Dikili Belediyesini destekliyorum ve Sağlıklı güvenli ve insanların karnının doyduğu bir Dikili için teşekkür ediyorum.

 

 

 

Yenilikleri Farklılıklar Yaratır !

0

mürekkep kalem Yenilikleri Farklılıklar Yaratır !

Güzel söz değil mi ? Benden önce kimsenin söylememiş olması üzüntü verici,madem kimse söylememiş bu sözü ben söylemiş olayım,bu söz benim sözüm olsun !

     Zeki Bildirici

B-612

0

küçük prens

İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.

Çiçekle olduğu gibi tıpkı. Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün yıldızlar çiçek açmış gibidir…

En son gün batımını ne zaman seyrettiniz?