Kategoriler
LibreOffice LibreOffice Rehber Yazıları

LibreOffice ve klavye kısayolları

Klavye kısayolları az veya çok hepimizin kullandığı kolaylaştırıcı araçlar. Özellikle sürekli aynı uygulamayı kullanıyorsanız klavye kısayolları işleri gerçekten çok kolaylaştırıyor.

Gündelik bir kullanıcı ile işinde ve kullandığı yazılımda uzmanlaşmış kişilerin klavye kısayolları kullanışları elbette farklı olacaktır. Basit ve genel kısayollardan özel işlevler için bilinmedik kısayollara kadar geniş bir dünya. Belgelendirmesi ise ne Microsoft Office’de ne de LibreOffice’de %10 yapılmış değil. Sanıyorum ki biraz araştıran, sürpriz seven meraklıları uğraşsın diye böyle bırakılmış…

İleri düzey kullanıcıların sürekli klavye üzerinde bir mücadelede olduğunu görmekteyiz. Hatta fare düşmanlıklarıyla ilgili muhasebe ve denetim işinde çalışan bir arkadaşımın şu sözleri durumun ne kadar sert olduğunu ortaya koyuyor:

Excel’i fareyle kullanan adama gıcık oluyorum. Bir adamın Excel’de iyi olup olmadığını fare kullanıp kullanmadığından anlarım…

Klavye hakimiyeti elbette klavye kısayollarından geçmekte, ilk bilgisayarlarda fare olmadığını da biliyoruz. Fare ile daha serbest bir gezinti ve sezgisel keşif ile birçok uygulamayı kolayca kullanabiliyoruz.

Tabi akşama kadar hesap tablolarıyla boğuşan bu arkadaşım kadar ileri düzeyde bir kısayol ve klavye kullanımı elbette birçoğumuz için gereksiz bir durum. Zaten konunun özüne gelirsek, kısayollar işleri kısaltmakta fakat bu işlerin özelliğine göre değişken bir durum.

Burada da çok önemli bir konu ile karşılaşıyoruz ‘Kısayolların özelleştirilmesi’, ortak ve genel kullanılan kısayollar dışında kullanıcıların yaptığı işe ve o iş altında uğraştıkları görevlerine göre bile ihtiyaç duydukları kolaylaştırıcı kısayollar değişebilir. Bunun için de  bu kısayolları kendi tercihlerine göre özelleştirme ihtiyacı doğmakta. Kısayol özelleştirmesinin bir durak ilerisi ise, makro kaydederek – reçete, tarif, ilaç ne derseniz uyar- özel durumlar için kolaylaştırıcılar hazırlamaktır. Konunun tatava kısmını burada sonlandırmakta fayda var.

LibreOffice’de Klavye Kısayolları

LibreOffice’de gelişmiş birçok yazılım gibi çok sayıda klavye kısayolu ile kullanıcıların karşısına çıkmakta. Buna ek olarak çok güzel bir Kısayol Özelleştirme penceresi ile işleri epeyce kolaylaştırmakta.

Bütün kısayolları buraya yazacak değilim. Bileşenlere ait kısayol listelerimiz hem gömülü yardımda (F1 veya menüden Yardım – LibreOffice Yardım) hem de çevrimiçi yardım içeriğimizde (help.libreoffice.org) mevcut. Ben sadece bileşenlere göre bağlantıları vermekle yetineceğim.

Genel bileşenler dışında; Çizelge, Formül-Math, Basic – IDE vb alt bileşenlerin de kısayolları mevcut detayı merakınıza kalmış.

LibreOffice’de Kısayolları Özelleştirme

Dediğim gibi herkesin ve her işin gerektirdiği kolaylaştırıcı farklı olabilir. Bu nedenle klavye kısayollarını da özelleştirmeniz gerekebilir, yeni kısayollar atamak, mevcut kısayolların tuş bileşimlerini beğenmiyorsanız değiştirmek vs.

LibreOfficeKlavye Kısayolları Özelleştirme penceresi - Araçlar - Özelleştirme yoluyla ulaşabilirsiniz
LibreOfficeKlavye Kısayolları Özelleştirme penceresi

Menüden Araçlar – Özelleştir yolu altında Klavye sekmesinden özelleştirme penceresine erişebilirsiniz. Gayet basit bir yapısı var, üstteki kutuda bütün kısayollar, alttaki kutuda ise kategori ve bu kategori altındaki işlevlere göre sınıflandırılmış potansiyel kısayollar. Sağ üst köşede ise kısayol grubu olarak LibreOffice geneli veya bileşeni seçebilirsiniz.

Kısayol aramak için üst kutudan atamak istediğiniz tuş kombinasyonunu seçiyorsunuz ardından da alt kutudan atayacağınız işlevi seçip ‘Değiştir’ düğmesine basıyorsunuz. Mevcut kısayolu silebilir, değiştirebilirsiniz. Yapılandırmayı dışa ve içe aktarabilisiniz, bunun için Kaydet ve Yükle düğmesini kullanabilirsiniz. Ayarları sıfırlamak için ise ‘Başa al’ düğmesini kullanabilirsiniz.

* Microsoft Office 2013’de klavye kısayolları özelleştirmenin nasıl olduğunu bulamadım. İlgili yardım sayfası uçmuş görünüyor, bilen varsa yorumlara yazabilir mi?.

***

En çok kullandığım klavye kısayollarım

Verdiğim bağlantıları gezindiyseniz yüzlerce kısayol arasında kafanız karışmış olabilir. Dediğim gibi herkes kullanacak diye bir şey yok. Bunun yerine ortalama kullanıcıların en çok kullandığı klavye kısayollarını öğrenmek daha faydalı olabilir. Google’da LibreOffice veya Excel veya xxx uygulaması için en çok kullanılan + en iyi + en çok işe yarayan klavye kısayolları yazarsanız kısa yoldan faydalı bilgilere ulaşabilirsiniz.

Benim en çok kullandığım ve işe yarar gördüğüm kısayollar ise aşağıda

Shift + Yön tuşları (+ Home ve End): Klavyeyi bırakıp fareye uzanmadan seçim yapmak için çok ama çok işe yarıyor.
Ctrl + A: Tümünü seç
Ctrl + Z: Geri Al
Ctrl + Y: Yinele
Ctrl + X: Kes
Ctrl + C: Kopyala
Ctrl + V: Yapıştır
Ctrl + Shift + V: Özel yapıştır
Ctrl + M: Varsayılan biçimlendirmeyi temizle
Ctrl + K: Kalın
Ctrl + P: Yazdırma penceresini açar

Bu genel klavye kısayollarının yanı sıra bir de kısayolların en kullanıldığı hesap tablosu uygulaması Calc’da yukarıdaki bağlantılarda olmayan güzel kısayollardan birkaçını ekleyeyim de not olsun:

Ctrl + D: Üst hücredeki içeriği kopyalar
Alt + Sol yön tuşu: Seçili hücrenin genişliğini artırır
Alt + Sağ yön tuşu: Seçili hücrenin genişliğini artırır
Alt + Aşağı yön tuşu: Mevcut sütundaki bütün içerikleri sıralayan bir kutu açar, Alt tuşuna basmayı bırakınca yön tuşları ile seçim yapmaya imkan tanır.

Şimdilik bu kadar, ileride eklemeler yaparım umarım.

Son olarak

Klavye kısayollarını kullanmaya alışın; zaman kazandırır, pratiklik sağlar ve fare kullanımından kaynaklanan hastalıklardan biraz olsun sizi korur.

Siz de yazın!

  • LibreOffice’de çok kullandığınız ve başkalarının da çok işine yarayacağınız kısayollarınızı,
  • Microsoft Excel’de kullandığınız ama LibreOffice’de olmayan/karşılığını bulamadığınız kısayollarınızı

buraya yorum olarak veya forum.libreoffice.org.tr‘de ilgili bölüme başlık açarak yazmaktan çekinmeyin.

Kategoriler
LibreOffice LibreOffice Rehber Yazıları

Hesap Tablosunda mevcut satırlar/sütunlar arasına yeni satırlar/sütunlar eklemek

LibreOffice Calc veya Microsoft Office Excel’de bir hesap tablosunda mevcut satırların içerisine tek satırı sağ tıklayarak ekle diye kolayca ekleyebiliyoruz, belirli bir satırın altına birden çok satırı ise boş satır sayısını artırarak satırı seçip Ctrl+ + ile ekleyebiliyoruz, ör 5 boş satırı seçip Ctrl + + ile bu aralığa 5 yeni boş satır ekleyebiliyoruz…

Peki uzun bir listede her satırın altına bir boş satır nasıl ekleyebiliriz? Üç beş satırlı hesap tablolarında elle hızlıca tek tek yeni satır eklenebilir, ya hesap tablosunda yüzlerce – binlerce satır varsa ve aralarına yeni satırlar veya sütunlar eklemek gerekiyorsa? Elle tek tek yapılamayacak bir iş… Bu yazıda kısaca bunu anlatamaya çalışacağım.

Aşağıda basit bir örnek tablo hazırladım. Bu tabloda ilk önce mevcut satırlar arasına birer boş satır ekleyeceğim, sonrasında aynı mantıkla mevcut sütunlar arasına birer boş sütun ekleyeceğim.

1- Mevcut satırlar arasına yeni satırlar eklemek

Aşağıda gördüğünüz tabloda olduğu gibi boş bir sütunu numaralandıralım. 1 – 2 -3 yazdıktan sonra bu hücreleri seçip fare ile seçimi (seçimin köşesindeki siyah tutamaktan tutup) aşağı sürükleyerek  satır sonuna kadar otomatik numara verelim. Numara kaç ile bittiyse, bu örnekte 5, satırların bitiminden itibaren de 1’den başalayarak yukarıdaki sayı kadar sürüklemeyle numaralandıralım, başlık satırının yerinde kalması için o satıra 0 yazabilirsiniz.

Mevcut satırlar arasına yeni satırlar eklemek - 1
Mevcut satırlar arasına yeni satırlar eklemek – 1

Tabloyu bu yöntemle numaralandırdıktan sonra igili sütunu, bu örnekte F, seçip aşağıdaki ekran görüntüsündeki Artan sıralama düğmesi veya seçip menüden Veri -> Sırala -> Seçimi genişlet -> Tamam yolu ile de bu işlemi gerçekleştirebilirsiniz. Kolay olan tabi ki araç çubuğundaki düğme. Sıralamadan sonra her satır arasında boş bir satırınız olacak.

Mevcut satırlar arasına yeni satırlar eklemek-2
Mevcut satırlar arasına yeni satırlar eklemek-2

Bu yöntemle binlerce satırın arasına kolayca yeni satırlar ekleyebilirsiniz. Yaratıcılığınıza göre numaralandırmayı değiştirebilirsiniz, isterseniz tek çift sayı serisi ile bu sıralamayı yapabilirsiniz. Birden çok satır ekleyecekseniz, boş satır numaralandırmayı ekleyeceğiniz satır kadar tekrarlayabilirsiniz.

işleminiz bittikten sonra numaralandırma yaptığınız sütunu silin. İşte bu kadar.

2- Mevcut sütunlar arasına yeni sütunlar eklemek

Yukarıda satırlar için yaptığımız işlemle aynı mantıkla fakat bu sefer sütunları sıralayarak bu işlemi gerçekleştirebiliriz.

Birinci satırdan veya satırların bitiminden soldan sağa doğru numaralandırmamızı yapalım:

Mevcut sütunlar arasına yeni sütunlar eklemek - 1
Mevcut sütunlar arasına yeni sütunlar eklemek – 1

Aynı şekilde mevcut satır sayısı kadar boş sütun numaralandırdık. Burada önemli olan Calc’da varsayılan olarak sütunlarda yukarıdan aşağı olan sıralamayı, satırlarda soldan sağa haline çevirmek. Bunun için menüden Veri -> Sırala -> Seçimi genişlet yoluyla sıralama penceresini açıp Seçenekler sekmesinde sıralama yönünü değiştirmek olacaktır. Aşağıdaki ekran görüntüsünde görebilirsiniz.

Sıralama kuralını satırlardan sütunlara çevirmek
Sıralama kuralını satırlardan sütunlara çevirmek

Yön seçeneğini Soldan sağa (sütunları sırala) olarak seçtikten sonra Tamam‘a basıyoruz ve yeni sütunlarımızı yerlerinde görüyoruz.

Mevcut sütunlar arasına yeni sütunlar eklemek - 2
Mevcut sütunlar arasına yeni sütunlar eklemek – 2

İşleminizi tamamladıktan sonra numaralandırma yaptığınız satırı da sildiniz mi tamamdır.

***

Hesap Tabloları çok işlevsel birçok özellik sunmakta, fakat her ihtiyaca göre hazır bir işlev olamayabiliyor. Bu durumda burada anlatıldığı gibi mevcut işlevleri kullanarak dolaylı yoldan istediğimizi elde edebiliyoruz.

Mutlu günler

Kategoriler
LibreOffice LibreOffice Rehber Yazıları

LibreOffice’de yatay veya dikey sütunlu belgeler oluşturmak

İşte ve internette sıklıkla sütunlu belgelere rastlıyorum, genellikle yatay belgelerde sütun tercih ediliyor. sanıyorum ki baskı yapılacak belgelerde bu tür biçim daha çok tercih edilmekte.

LibreOffice’de nasıl bu biçimde belgeler yapılabileceğine dair kısa bir ipucu yazmakta fayda var dedim ve kısaca yazmaya çalışacağım.

LibreOffice Writer uygulamasında sayfa yerleşimi varsayılan olarak dikey gelmekte. Öncelikle sayfa yerleşimini menüden Biçim – Sayfa yolu ile aşağıdaki iletişim penceresinden de görebileceğiniz üzere ‘Yatay’a çeviriyoruz.

Biçim - Sayfa yoluyla sayfa yöneldirmesini seçebilirsiniz
Biçim – Sayfa yoluyla sayfa yönlendirmesini seçebilirsiniz

Sayfa yönlendirmesini seçtikten sonra sayfamızı sütunlara bölelim. Yine aynı penceredeki Sütun sekmesine tıklayarak belgemizi dilediğimiz gibi sütunlara bölebiliriz.

Sütun yapılandırma penceresi oldukça bol seenekler sunmakta
Sütun yapılandırma penceresi oldukça bol seçenekler sunmakta

Bu iletişim penceresini biraz detaylı anlatmak istiyorum:

  • Sütun: Burada belgemizde kaç tane sütun olacağını seçiyoruz.
  • Genişlik ve aralık: Sütün genişlikleri ve aralıkları… Varsayılan olarak otomatik genişlik geliyor.
    • Eğer sütunların genişlikleri farklı olsun isterseniz, otomatik üzerindeki tiki kaldırıp Sütun 1 – 2 -3 satırından genişliğini ayarlamak istediğiniz sütunu seçip ayarlarını yapabiliyorsunuz
    • Boşluk: Sütunlar arasındaki dikey ve varsa yatay boşlukları ayarlayabiliyorsunuz
    • Ayırıcı çizgisi: Ayırıcı çizgisi olmasını istiyorsanız bununla ilgili çizgi biçemi, yükseklik, renk ve konum ayarlarını yapabiliyorsunuz.

Gayet kolay bir arayüzle kolayca yatay veya dikey sütunlu belgeler oluşturabilirsiniz. Ben de deneme için bir belge oluşturdum. Hem de LibreOffice’in yeni görünüşünü – Sifr simge seti, araç çubuğu, galeri ve KDE Plasma üzerindeki o eski kötü halinden kurtulmuş olmasını göstermek için aşağıya bir ekran görüntüsü koyuyorum. Belgeyi de merak eden, hazır bölünmüşü var diyecek kadar üşenen varsa onlar için şuraya -> (Sütunlu belge) koyuyorum.

Oluşturduğum sütunlu belge ve LibreOffice'in yeni görünüşü
Oluşturduğum sütunlu belge ve LibreOffice’in yeni görünüşü

Yeni simge setini seçmek için menüden – Araçlar – Seçenekler – Görünüm yolunda Sifr simge setini seçmelisiniz. GNU/Linux kullanıyorsanız Sifr simge seti ayrı bir paket olarak sunulmuş olabilir, paket  yöneticisinden yükleyebilirsiniz.

Bonus: Bir sayfa yatay bir sayfa dikey nasıl yaparım diye merak edenler, wikimize buyurun: Eski OOo- tr wikisinden Aynı dokümanda yatay ve dikey sayfalar birlikte nasıl yapılır.

Yeni wikimiz: http://wiki.libreoffice.org.tr/Ana_Sayfa 

Mutlu günler.

Kategoriler
Fikir Genel

Yenilemek için fazla dokunmayacağım

Yazılarda, sunumlarda, -özellikle- tezlerde, konferans ve hatta televizyonlarda son onbeş yıldır duymaktan sıkıldığımız başlangıç cümlesini yani  “Küreselleşen dünyada…” demeden değişen dünya ile ilgili bir yazıya başlayabilmek çok önem verdiğim şeylerden biri. Naçizane önerim; lütfen siz de bu iki kelime ile başlamayın.

İnternet çok büyük bir devrim, çok basit bir ilkeye dayanmasına rağmen gerçekten tarihteki en başarılı ve en büyük devrim diyebiliriz. 90’lı yıllardaki ilk hali ile de büyük bir devrimdi, şimdiki dinamik haliyle ise çok büyük bir devrim. Dünyada bugüne kadar bu kadar insanı birbirine birçok yönden bağlayabilen eşsiz bir proje. Basit olarak, karşılıklı kelimeler, ses ve görsel veriler iletilmesinden çok ötede bir şeyi başarıyor, insanlar birbirlerini etkileyebiliyor. Birbirlerini etkileyen insanlar ise çok değişiyor ve farklı bir şekilde başka insanları etkilemeye başlıyor. Tarif etmesi güç ama lise biyoloji derslerinde genetiğin temelini hatırlarsak, melezlenme ile yeni bezelye türlerin oluşması gibi, düşünce sistemleri de melezlenerek yeni düşünceler ve bunların yayılmasıyla oluşan daha doğrusu örülen kolektif bir beyinin paydaşı haline geliyoruz.

Düşünceler, algılama hatta duyguların internet ağı üzerinden adeta füzyon reaksiyonu gibi ortaklaştığını kolayca görüyoruz, tanık oluyoruz. İyi yönde bir gelişme olduğu şüphesiz. Kötü yönde bir eğilim üzerinde neler olabileceğini ise düşünmek dahi istemiyorum, dev bir karşılıklı ortak nefret dünyayı yok olma savaşına bile götürebilir…

Bir şeyin içindeyseniz değiştiğini çok olay farkedemezsiniz. Teknolojiyi de topluma göre biraz önden takip ediyorsanız -ki bir blog okuyucusu olmak bence bunun için yeterli bir göstergedir- her yeniliğin dünyayı değiştireceğini düşünüp sabırsızlanmış ve değişime şahitlik etmek için beklemişsinizdir diye tahmin ediyorum. Fakat değişimin gerçekleştiğini ancak başka birinin ağzından ‘Artık xxx değişti’ lafını duyduğunuz zaman anlarsınız, ki bu onay ispatı aynı zamanda sizin şahitlik sürenizi de bir anda siler götürür, birden bu gerçekle karşılaşmış gibi olursunuz…

İşte bu değişimin daha doğrusu içinde bulunduğumuz devrimin çok da büyük bir maliyeti var: ‘Bağlı olma zorunluluğu’-bağımlılığı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, özü şudur günlük hayatınızda internetin yeri artık sabittir, erişme ve erişilebilme alışkanlığınız haline gelmiştir. Bağımlılıktan öte bir durum olduğunu düşünüyoum, organik bir bağ hissi, bağlı olma hissi, beslenme refleksi gibi…

İnternet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi genel adlarla zaten bu durumu tartışmış, konuşmuşsunuzdur… Ama ben durumun biraz daha farklı ve derin olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda da duruma bu ciddiyeti kattığını düşündüğüm şeyi yazmak istedim: AKIŞ (stream)…

Algı olarak doğrusal bir çizgide gidiyoruz. Kolayı da bu, bir zaman sırasında tane tane akan bilgiler… Karmaşayı sevmiyoruz, zaman sırasına dizilmiş her çeşit bilgiyi karıştırmadan almak gerçekten çok kolay… Sosyal medyada bilgilir akışla geliyor, zaman çizginizde hakimiyet sizde, okuduğunuz internet gazetesi haberi size akışla veriyor… Sürekli olduğunuz haber sitesine bakın, neden ana haberleri numaralandırılmış, neden yukarıdan aşağıya doğru önem sırası değil de zaman sırasına göre sıralanmış haberler var? Kolayı bu da o yüzden. Kolay olduğu için takip etmeyi başarıyoruz ve başarabildiğimiz bu eylem zevk veriyor, bağlanıyoruz. Sözlük siteleri bile akışın ağırlıklı bir takip kipi içerisinde, aradığınız terim neyse dilerseniz ararsınız… Örnekleri fazla verip konuyu boğmaya gerek yok, günümüzdeki çoğu internet sitesi bir akış üzerine kurulmuş.

Bağlı olmak aslında internetten beslenir halde olmak gibi, ne yediğiniz size kalmış, süper bilgilerle de beslenebilirsiniz, süper saçma bilgilerle de. Elbette internet dünayadaki bütün bilginin kaynağı değil (en azından şimdilik), fiziki çevremiz ve yaşamanın ta kendisi bilginin diğer kaynakları. Dengesiz beslenme gibi dengesiz bir bilgi beslenmesi de sorunlara yol açıyor, obezite gibi düşünelim. Dengesizce internetten beslenir hale gelmemiz, doysak dahi daha fazlasını arama haliyle bizi akışımızın başına geçiriyor ve yenilemek için ya tıklıyoruz ya da sürükleyip bırakıyoruz… Nasıl bir ruh hali ise az sayıda gelen güncelleme, yeni bir habere denk gelememek, gelen kutumuzda yeni bir posta olmaması bizi mutsuz etmekte. Oysa o zaman dilimi içerisinde nasıl bir beklentideyiz… Dev internet ağı ve sınırsız içerik akışından bizim nasibimize az düşmesi açken yoksul sofrasında olmak gibi bir his veriyor. Ne kadar çok yenilersek o kadar az ile karşılaşıp daha mutsuz oluyoruz. Tabi akışla beslenmek gibi etkileşme ihtiyacı da aynı şekilde, insani ve sosyal bir ihtiyaçmışçasına internet üzerindeki ağımızdaki kişişelerle etkileşmeyi bir ihtiyaçmış gibi görüyoruz. Çoğumuz aile ve yakın arakdaşlarımızla fiziki platformda daha az etkileşiyoruzdur…

Bir akıllı telefon sahibinin ortalama 9 dakikada bir telefonunu kontrol ettiğini okuduğumda kendime üzüldüm. Hayatın akışındayken bir işin ortasında veya sohbet ederken birden zorunlulukmuş gibi telefona ya da bilgisayar ekranına dönmek… Ne kötü ama ne çok yapıyorum… Altını çizmek isterim, üzüldüğüm şey ekrana uzun süre bakmak değil, dönüp bağı kontrol etmek…

Ne yapalım, yolda, durakta beklerken nasıl geçsin zaman diyebiliriz… O metrobüsün içinde 4-5″lik bir dünya kapısını açmayalım mı? Açalım tabi ama mümkünse başı-sonu olan bir şey olsun ekranın öte tarafında, akışın periyodunu mümkünse biz belirleyelim. Ha bire yenilemeyelim, yeni haber var mı diye aynı siteleri her saat turlamayalım. Mümkünse okumadaki boşluklara doğru ileleyelim… E-kitap olur, daha sonra okumak için sakladığınız yazıları Pocked – Read it Later (Daha sonra oku) Feedly vb uygulamalara yüklenelim.

Geçtiğimiz iki ayı yolculukta Kindle ile kitap okuyarak geçirdim. Son on günde yolculuk süremi düşünmem gereken bazı konulara ayırdım bu nedenle kitap okumaya ara verdim. O konuları düşünemediğim gibi, beş dakika bakayım derken yolculukta 38 kere akış yenilediğimi farkedince ne kadar sıkıcı bir şeyin içine kendimi ittiğimi gördüm.Akışlar yoğunlaştıkça birbirini tekrar eden ve akışlardaki kişilerin de birbirini tekrar eden halle gelmesi gerçekten faydasız ve sıkıcı… Azı karar çoğu zarar…

 Bu yüzden artık yenilemek için ikidebir dokunmayacağım. Önemli bir haber – olay varsa zaten bildirimi gelir, çevrendekiler bahseder. Hem bugüne kadar hep haberleri herkesten önce takip ettim de ne oldu, cemiyet ortamında -aa şu olmuş denildiğinde yaşanan ortak heyecanı yaşamadım, ben onu çoktan öğrenip şaşkınlığımı tüketmiştim, çevremle o anda paylaşabildiğim tek şey törpülediğim küstahlığımla söylediğim -evet okudum ben onu- evet duydum…

Kendime sınır koymayı sevmiyorum, uymayınca benim kendime olan saygımın öz-benliğimce ezilmesini kendime yediremiyorum. Fakat (bu kelime ile cümleye başlanılamayacağı iddia ediliyor) günde üç kere toplu ve hızlı şekilde bu akışlara göz atmamın kafi olacağını ve bunu uygulamayı düşünüyorum. Sabah gazetesi, akşam postası gibi, bir de öğle benden olsun…

Spam engelleyici doğrulamalarındaki ‘Stop spam, read books (Spam yapmayı bırak, kitap oku)‘ sözünü ilk duyduğumdan bu yana çok seviyorum, ve her zaman kaybıyla ilgili konuda bu lafın türevlerini kafamda çeviriyorum, bu konuda da ‘Yenilemeyi bırak, kitap oku (Stop refreshing, read books)‘ diyerek kendimi motive edeyim.

Akış dedim, durgunluk ve dinginlikle bitireyim.

Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında – (1920 x1280 boyutlu duvar kağıdı halini indirmek için resme tıklayın – JPG – 538 KB) Ekran boyutunuza göre dilediğiniz ölçüde küçültüp/kırpıp kullanabilirsiniz)

Mutlu günler.

Bu yazı 1.000 kelime ve 7.395 karakter içeriyormuş, çok değil hani… Satır boşluksuz 2 adet A4. Ne kadar okudum/zaman kaybım oldu diye merak ediyorsanız işinize yarar 🙂

Kategoriler
Fikir Genel

Mont, sırt çantası ve saat üzerine bir sorun ve yöntem hikayesi

Çocukluğumdan beri saat takmayı pek sevemedim. Sadece saat değil vücudumda herhangi bir takı-aksesuar hatta dövme bile olsun istemedim. Üzerimde bu tür bir şeyler olmadığında kendimi daha özgür hissediyorum. Peki ya elbise derseniz, çocukken onu da pek sevmezmişim ya… Neyse bu da ayrı bir hikayeye kalsın…

Saat dedim, dağıtmadan saatle devam edelim… Ara ara saat takmaya heves etsem de uzun süreli bir alışkanlık olmadı. tam ikiyüzelli hafızalı ışıklı Casio databanklar son hevesimdi, olmadı…. Cep telefonları da çıktı ya, saat benim için tamamen bitmişti ta ki Necdet Hoca‘nın beni Pebble ile tanıştırmasına kadar… Akıllı, şık ve güzel bir saat… Yeniden saat takmaya başladım…

Tabi geçmişte saat takmadığım için saat takanlara has sorunlara da bir o kadar yabancı kalmışım efendim. Hele kış mevsiminde, mont giyip üzerine sırt çantasını hızlıca geçirdiğim o hızlı günlerde zamanın akışının benim için çok önemi yoktu. Her gün, her dakika, her saat ve saymaya tenezzül ettiğim her saniye varsın geçsindi, ne olacaktı ki sanki. Gençlik bonkörlüktür efendim, hele de zaman bonkörlüğü… Gençken zamandan bol ne var ki elde, geçsin şu zaman da bir an evvel toplumda yer edelim, birey olalım da o zaman bakarız zamana…

Özetle, bu yaşıma kadar kışın hiç saat takmamıştım, okuldan sonra da doğrusu sırt çantası taktığım nadirdir. Geçtiğimiz gün dizüstü bilgisayarı sırt çantasına koyup Pebble’ımı koluma takıp montumu da giyince bu yazının konusu olan sorun ile yüzleştim. Büyük ve ciddi bir sorun varmış gibi algılanmasın, öyle olsaydı zaten toplumun bir çok bireyi tarafından tecrübe edilir ve nasihatlerle bilindik bir olguya dönüşürdü ve ‘veya’sı yazının sonlarında anlaşılırdı… Ama yazma niyetim sorunun farkındalığını artırmak ve ona mahrum kaldığı meşhurluk ve ciddiyeti kazandırmak değil ebette, çözümü söyleyecek olsam da anlatacağım çözüm de değil…

Mont kapüşonlu, hafif de kabarık, sırt çantası standart, kolluk boşluğunun çapı da büyük değil hani… Her işimize siyasetin gölgesinde önce sağ diyerek başladığımız için sırt çantasının sağ kolluk askısından tuttuğum gibi geçiriverdim sağ omzuma, sonra ezberimden güvenle sol kolum geriye kıvrılıp kendi idaresindeki sol elim ile çantanın sol kolluğunu yakalayıp tek hamlede çantayı giymem için omuz hareketime işi bıraktı… Omzumu geri atıp kolayca çantayı sırtıma geçirmem için tek yapmam gereken sol bileğimi kolluğun içinden geçirmekti ama bu sefer bir sorun vardı; sol bileğimdeki saat… Biraz zorlama ile kollukların hemen kayacağını düşündüm ama montun bilek kısmı ve saat kolluğun oraya takılmasına sebep oluyordu. İlk önce çantayı sırta geçirmek için ilkokuldan beri yaptığım manevrayı yanlış yaptığımı düşündüm, tekrar denedim yine olmadı, biraz daha zorlayayım dedim, kayış kopacak gibi oldu. Biraz geometriden hafızamda kalanları kullanayım dedim, dirseğimin ters açısını azaltmak hem acı verdi hem beni daralttı Bir çanta giymek ne kadar zor olabilir ki… Çanta kollarının yeteri kadar büyük olmadığını, mont ile giymek için biraz daha gevşetmem gerektiğini düşündüm o sırada biraz daha geometrik eğilme bükülme ile çantayı sırtıma geçirdim… Sonunda yola koyulabilmiştim.

Yolda neden böyle bir sorun yaşadığımı düşündüm, yeteneksiz miydim acaba.. Basit beceri gerektiren bir işi neden zorlanarak, ve daralıp terleyerek üstelik saatin de kayışını az kalsın kopararak ancak başarabilmiştim… Kafamda yine genişlik hesabı, açılar ve sürtünme ile ilgili fizik ve geometri kırıntıları ile bunun kolayını düşünmeye devam ettim. Biraz düşündüm ve sıkıldım, sonra düşünürüm deyip bu konuyu düşünmeyi öteledim. Böyle bir durum karşısında başka türlü düşünmem düşünülemezdi bence…

Dönüş öncesi düşünmeyi ertelediğim bu sorunla tekrar yüzleştim, çocukken her çocuk gibi kazak-atlet-tişört çıkarmakta ve giymekte çok tercih edilen fakat ilkel bir yöntem olduğu için ebeveynler tarafından eleştirilen kopana kadar çekip uzatma yöntemini uygularken yaşadığım sıkıntılar ve sonrasında doğru yöntemle nasıl kolayca giyilip çıkarılabileceğini öğrenip rahatladığımı hatırladım. Bakış açımı değiştirip farklı açıdan bakınca mevcut duruma bir çözüm bulacağımı düşünüyordum. Ama nafile, faydası yoktu, sırt çantasının nasıl asortik bir giyilme yöntemi olabilirdi ki, acaba kollarımı çapraz yapıp mı geçirsem diye düşünürken sorun iyice anlamsızlaştı… Saniyeler içerisinde bunlar aklımdan geçerken ayaktaydım ve sırt çantama bakıyordum, çok fazla şey aklımdan çok kısa bir zaman içinde geçmişti, insan beyninin hızına hayret edip bir saniyenin içerisinde birkaç saniye kadar hissedilen bir süre duraksadım ve kendi kendime şunu sordum; Neden önce saatimin olduğu sol koluma çantayı geçirmedim ki…! İşte bu kadar basitti bu sorunun çözümü. Oysa ben nerelere gitmiştim…

İşte bu kısa hikayeyi bu uzatılmış satırlara kadar okuyabilen dostum, bu laf salatasıyla anlatmak istediğim karşılaştığımız sorunlar (veya pratikte problemler) karşısında takıldığımızda çözümün hep çok basit olduğunu ve belki sadece yaptıklarımızın sırasını -mantıklı olan sıra ile -değiştirmekle bile bu sorunların ortadan kaldırılabileceğidir. Bu kadar basit bir şeyi beceremem veya çözümü ilk anda göremediğim için beni aptallıkla suçlayabilirsiniz, büyük ihtimalle de aptalca bir konu olduğunu düşüneceksiniz.  Fakat onun şunu söylemek isterim ki yöntemcilik yaşantımızda çok kullandığımız bir sorun çözme şeklidir, her şeyle ilgili ‘onun yöntemi şu’ şeklinde bilgiçlik taslanılabilir. Yöntemini biliyorsanız protonları çarpıştırmak bile çok kolaydır, yöntemi çokça tecrübe ettiyseniz de becerilememesi aptalca gelebilir. Benimsediğiniz yöntemler işlese de çok mantıklı olmayabilir olabilir tıpkı montu giyip çantayı taktıktan sonra sonra saati kolumuza takmak gibi. Mantık ve sıra, sadece bu.

Tıpkı takıldığımda bakış açımı değiştirmem gibi bundan sonra da takıldığımda başlangıç noktasını değiştirmeyi daha sık deneyeceğim. İşte bu da uygulama yöntemine değil, sorun çözme yöntemine bir katkıdır. Bu hikaye de kendime not olsun.

Bu sıkıcı kış yazısını güzel bir bahar resmi ile bitirelim…

Keukenhof bahçelerinde laleler
Keukenhof bahçelerinde laleler – (Küçük resim – Resme tıklayarak 1920 x 1200 1.5 mb duvar kağıdı halini indirebilirsiniz.

Mutlu günler.

Kategoriler
Kitap

Kitap incelemesi: 1Q84 – Haruki Murakami

Kindle aldıktan sonra -şükür- tekrar kitap okumaya başladım. Yılda bir kitabı sürüncemede bırakıp bitiremeyen ben bir ayda kalınca üç kitap okudum. Okuduğum üçüncü ve en kalın kitap Haruki Murakami’nin 1Q84 adli eseri idi. Kağıt hali tam 1280 sayfa… Dile kolay, o yüzden bir kaç satır da olsa bir şeyler karalamak istedim.

Daha önce hiç Murakami kitabı okumamıştım, uzak doğulu yazar da pek okumamıştım. Aklımda kalan ve uzak doğuda geçen okuduğum tek kitap Şibumi idi…

Kitabı okumayanlar olabilir, spoiler vermek istemiyorum fakat biraz da açık yazmak istiyorum, umarım dengeyi yakalayabilirim.

1Q84

1Q84'ü gerçekten kalın bir kitap, kağıt halde okumak akıl karı değil!
1Q84’ü gerçekten kalın bir kitap, kağıt halde okumak akıl karı değil! Elde gezmez, sırt ağrısı yapar, masada okumak lazım. E-kitap olarak okumak daha mantıklı bir seçim…

Kitabın adı dikkat çekici, malum 1984 George Orwell yılı, bu kitap da 1984 yılında geçiyor, fakat içindeki Q ingilizce Question Mark’tan (soru işareti) gelmekte.  Garip bir yıl olduğunu buradan anlayabiliriz. Kitap 1280 sayfa, Japonya’da 3 cilt olarak yayımlanmış… Sanıyorum bu nedenle bu kadar uzun, tek cilt olsa kesinlikle bir 400 sayfa falan kısa olabilirmiş. Sanıyorum ki okuyanlar bu konuda hemfikir.

Kitap ne anlatıyor derseniz, belli zamanlarda yolları kesişmiş insanların farklı nedenlerle – ki bu nedenleri asla bilemeyiz – tekrar kesişmesi üzerine kurulu bir hikaye anlatıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse kitabı bu kadar meşhur yapan bu hikayedir herhalde. Oldukça ilginç, çok güçlü olmasa da naif imgelerle okuyucuya bir şeyler bırakıyor ama en önemlisi sürükleyici, sıkılmadan okunabiliyor.

Kitapla ilgili farklı yazılara bakmışsanız ‘paralel evren, paralel hayatlar vesaire üzerine esrarengiz bir yolculuk’ vb tanımlar gözünüze çarpmıştır. Kitap bilimkurgu kitabı değil, paralel evrenler falan ehh.. diye düşünülmemeli, bir Interstellar bile değil, sadece masalın bir parçası.

Hikaye ilginç, sürükleyici dedim ama doğrusu bir hayat dersi vermiyor. Okuduğum 1280 sayfa bana pek bir şey katmadı, bir felsefesi de bence yoktu, bakış açıma da bir artısı olmadı… Bu bakıma benim için bir zaman kaybı, fakat diğer taraftan okuması zevkli bir kitaptı. Uzun süren güzel bir bilmeceli film izlemiş gibi bir eğlencesi var. Yaklaşık 13 saat gibi bir okuma süresi olduğunu kabaca hesap ettiğim bir film izlemiş saydım kendimi.

Şibumi’deki gibi gibi değişik cinayet yöntemleri uygulayan bir adalet dağıtıcı olan Aomame ve ilkokul aşkı Tengo 1Q84 yılında gayet ilginç bir kurguda başkahramanlar olarak hikayede yer etmekte. Kitaptaki ana karakterler ve kurumlar dışında bir de yan unsur olarak NHK var ki okurken bolca küfür ettim.

NHK’dan kısaca bahsetmek gerekirse, bizdeki TRT, kitapta anlatılan doğru ise, bizdeki elektrik faturasından alınan TRT payı Japonya’da namevcut olsa gerek, NHK Japonya genelindeki televizyon sahibi hanelere her ay tahsildar yollayıp mecburi bir ücret toplamakta. Kapıyı kırmasa da psikolojik olarak haneye tecavüz eden NHK tahsildarları… Okursanız siz de bolca küfür edeceksiniz, Türkiye’de iyi ki böyle aptalca bir yöntem yok, aksi takdirde çok cinayet işlenirdi…

Kitaba dönersek, sanıyorum kadınların biraz daha içselleştirebileceği bir hikaye, ben çok içselleştiremedim… Bu yüzden ‘oooouu iyi kitap’ diyemiyorum.

Kitap içerisinde aklımda kalan bir de Kediler Şehri hikayesi idi. Hikaye içinde hikaye….

İyi hikaye, sürükleyici anlatım ile güzel zaman geçirebilirsiniz, ama size katkı olarak ne verir bilemiyorum.

Murakami

Yazardan bahsetmek gerekirse, daha önce bir eserini okumadım, yaşayan çok büyük romancı diyorlar… İyi kitap, temiz kurgu, anlatımı güzel -çevirisi de çok başarılı olmuş, sırıtan bir şey yoktu-, ama büyük bir yazar değil bence. Nedenine gelirsek, kitaptan sonra başka bir kitabı olan Zemberek Kuşunun Güncesini biraz okudum, sanki bir şablon üzerinden yeni bir hikayede benzer imgelerle bir reçete üzerinden yazılmış gibi… Dosto ile aynı kategoriye sokmak haksızlık olur. Hani derler ya, tekniker – mühendis, kalfa – usta farkı diyelim. Goodreads sayfasında gözüme çarpan şu çizelge bahsettiğim şablon olayını daha iyi anlatıyor. Görünce – evet -evet dedim.

Murakami Romanlarının Dökümü
Murakami Romanlarının Dökümü

Bonus içerik – Spoiler içerir

Yazarım hikaye örgüsü kabiliyeti güzel, 1280 sayfalık eserde ince bağlar özenle ayarlanmış. Onunla ilgili de şöyle güzel karakter ve olay örgü şemaları gördüm[1] [2] [3]. Bunları hazırlamak çok zaman almış olsa gerek.

Şemaların üzerine tıklayınca büyük halleri yeni sekmede açılacaktır.

1. Cilt karakter ve olay örgü şeması - 1Q84- Murakami
1. Cilt karakter ve olay örgü şeması – 1Q84- Murakami
2. Cilt karakter ve olay örgü şeması - 1Q84- Murakami
2. Cilt karakter ve olay örgü şeması – 1Q84- Murakami
3. Cilt karakter ve olay örgü şeması - 1Q84- Murakami
3. Cilt karakter ve olay örgü şeması – 1Q84- Murakami

Ayrıca 1Q84’ün karakterleriyle ilgili şurada güzel çizimler var https://www.behance.net/gallery/10911733/Haruki-Murakami-1Q84 

Aomame
Little People
Little People

Little People üzerine aslında biraz konuşmak gerek… Biraz masalsı bir imge olsa da sanıyorum insanları yönlendiren kolektif bilinçaltı Little People üzerinden anlatılmaya çalışılmış, daha doğrusu inceden dokundurulmuş, Little People’ın gizemi kitapta çok aralanmıyor.

Little People ingilizce küçük adamlar demek, Gulliver’in seyahatlerinde karşılaştığı ‘Liliput’lar da sanıyorum Little People kelimesinden türetilmişti. Benzerlikleri yok sanıyorum…

Little People ile ilgili daha garibi yeni başladığım  Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı kitabında Turgut Özben’in cenaze rüyasındaki küçük adamların da benzer şekilde tarif edilmesi -özellikle yüzlerinin belirsiz olması – beni şaşırtı…

Mutlu günler.

Kategoriler
Fikir

Uçan Kaykay yılına giriyoruz!

Geleceği tahmin etmek yüzyıllardır insanoğlunun en çok kafa yorduğu işlerden biri… Bu konuda ilkel kabile büyücülerinden falcılara ve medyumlara varana kadar birçok meslek dalı ve unvan yaratılmış, milyonlarca insan bu kişilerin gördüğü geleceğe göre beklenti içerisinde bir yaşam sürmeye devam etmekte… Geleceği bu şekilde gaipten görebilmek elbette mümkün değil fakat geleceğin nasıl olacağını tahmin etmeye çalışabiliriz.

İnsanoğlunu nasıl bir gelecek bekliyor diye sorduğumuz zaman nedense ya çok ilerlemiş bir medeniyet ya da bu ilerlemiş veya ilerleme yolundaki medeniyetin epik çöküşünden sonra yok olmaya yüz tutmuş bir medeniyet resmetmekteyiz. Oysa çok da ilerlenmemiş ve çökmeden kör topal idare edilen bir medeniyet daha yüksek olasılıkla karşımızda bulunmakta ama diğer iki seçeneğe göre daha sıkıcı olduğu için gelecek öngörülerinde pek yer almamakta.

Daha önce Her filmi ile ilgili bir yazımda 1990’larda gelecekten beklentilerimi ve yaşadığım hayal kırıklıklarından bahsetmiştim. Yine benzer şekilde bu yazımda da bu konu üzerinde bir kaç şey daha söylemek istiyorum.

Marty McFly 2015'e uçuyor...
Marty McFly 2015’e uçuyor…

Benim bulunduğum yaş grubunun (veya nesil diyelim, jenerasyon demeyelim) erken gençlik yıllarından kalma en sevilen filmlerden biri olan Geleceğe Dönüş serisiydi. Çok uzak bir gelecek olmasa da 1985 yılından 2015 yılına yapılan bir zaman yolculuğu yukarıda bahsettiğim az değinilen “sıkıcı gelecek” için güzel bir örnekti aslında. Her ne kadar ütopya uzağında bir gelecek resmi çizilmiş olsa da bu filmden en çok aklımızda kalan şey şüphesiz ki yılan gibi Nike (Air mag) ayakkabılar ve uçan kaykaydı (Hoverboard). Uçan kaykay hepimizi çok etkilemişti, acaba gerçekten böyle bir şey mümkün olacak mıydı?

Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!

Filmin yapıldığı 90 yılının üzerine çeyrek asır geçti, bir iki gün sonra 2015’e yani uçan kaykayın yılına girmiş olacağız. Filmde yapılan seyahat 21 Ekim 2015 tarihineydi. Yani en kötü ihtimalle son 10,5 ay… Ortada ne var dersek, pek bir şey yok. Uçan kaykayı gerçeğe dönüştürecek bir teknoloji maalesef hala ortada yok. En yakın şey ise – ne kadar gerçektir şüpheliyim – Hendo Hover denen bir alet. Tony Hawk ile bir video çekmişler:

Dediğim gibi ne kadar gerçektir bilemiyoruz [1]. Sitesinde (Hendo Hover) nihai ürün olarak bir kaç tasarım var.

Aslında kaykay sadece bir üst gösterge… Filmdeki diğer birçok öngörü ticari halde kullanılabilir hale gelmiş olsa da yaygın bir kullanıma erişmedi, saç stilleri de tutmadı…

Geleceği teknolojik gelişim ile öngörebilmek gerçekten zor ve müthiş bir analiz ve öngörü kabiliyeti isteyen bir iş, unutmadan bir o kadar da hayalcilik istiyor. Burdan rahmetle anıyorum, bundan yaklaşık ikiyüz yıl önce doğmuş olan Jules Verne birçok eserinde geleceği öngörmede -ki hiç şimdiye göre işi çok zordu- başarılı olmuştur.

2014 senesinde işimiz Jules Verne’nin çağıma göre biraz daha kolay, teknolojinin birçok alanında büyük ufuklara kadar ilerlenebilecek keşifler yapılmakta. Bu ekirden keşifler veya bunlara ipuçlar diyelim, beklenenin aksine çok ağır ilerleyen bir bilimsel gelişim süreci içerisinde ilerlemekte. İnsan genomunu çözebilme ihtimalimizin olduğu yılları hatırlıyorum, bundan epeyce önce de çözüldüğünü biliyorum, ama o beklenen büyük ilerlemeyi henüz görebilmiş değiliz. Tıpkı bunun gibi birçok temel alanda büyük devrimler beklemekteyiz fakat emsalleri gibi bunlar ağır ağır ilerleyecek gibi görünüyor.

2014’te geleceğe yönelik tahminlerimiz neler olabilir? Aslında bu tahminleri yapmadan önce geçmişte geleceğe yönelik tahminler nelerdi bir bakmak hem faydalı hem de eğlenceli olabilir. 1950’ler yani “Atom Çağı”nda çizilen gelecek portresi ve gerçekten cesurca atılan adımlardan iki tanesine bakalım. (Uçan arabaya girmeyeceğim… O da ayrı bir hayal kırıklığı ya, neyse…)

Ford Nucleon - Nükleer enerji ile çalışan araba konsepti
Ford Nucleon – Nükleer enerji ile çalışan araba konsepti

Ford Nucleon [2] [3] üzerinde mini bir nükleer reaktör olacak şekilde tasarlanmış ama -ne mutlu ki- üretilmemiş bir araba. O yıllarda tıpkı yüzyıl başında kurşun metalinin zararı gibi nükleer enerjinin de zararı ve tehlikesi ciddiye alınmıyormuş. Hoş şimdi de alınıyor değil ya…

Bu fikirler elbette sadece tasarımda kalmamış. Bu reaktörler yüzer halde gemilere kolaylıkla kurulmuş olsa da uçaklara konulması tüyler ürpertici.

Bir adet nükleer reaktör taşıyan Convair NB-36H
Bir adet nükleer reaktör taşıyan Convair NB-36H

Yine büyük şans ki sadece test aşamasında kalan bir prototip. hava soğutmalı bir nükleer reaktör taşımak üzere tasarlanmış.

Bu ve benzeri girişimleri o yıllara göre normal karşılayabiliriz. Ama zamanın ötesinde bir şey varsa o da kuşkusuz o yıllarda akıllara düşen nükleer itki gücünü kullanarak gezegenler arası seyahat etme fikri. Şu aşağıdaki videoyu yeni gördüm, doğrusu hem ütopik bir düşünce hem de tüyler ürpertici…

Düşünce salt bilim-kurgu temelli sanki, çizgi romandan çıkmış gibi… Yöntemin amacı ucuza gezegenler arası seyahat edebilmek Peki ya Project Orion başarılı olsaydı? Düşünsenize uzay yarışını çok daha hırslı ve kolay hale getirecek bu yöntemle her itki patlamasından sonra atmosfere salınan radyasyon ne kadar korkunç bir zarar verebilirmiş…

Bunları görünce peki ya şimdiki teknoloji ile gelecek nasıl şekillenecek diye sormak biraz daha zorlaşıyor. İnsanoğlunun bundan 60-70 yıl önce yaptıklarını görünce insan ürküyor doğrusu…

***

İnsanoğlunun en temel dürtüsü olan “Merak – En. Curiosity” nedeniyle gelecek öngörümde uzayın keşfi ve uzayda seyahatin ön planda olduğunu düşünüyorum. Ama ne 30 yıl ne de 60 yıl içinde filmlerdeki gibi uzay seyaahtleri yapabileceğe benzemiyoruz. En temel problemlerden biri olan yerçekimi hala aşılması güç en büyük engel. Mevcut paradigma içinde de nükleer patlamayla bile bu sorunu ucuz ve sürdürülebilir şekilde aşmış değiliz.

Neyse ki böyle retro-tek düşüncelerden öte farklı arayışlar içerisindeyiz. Geçtiğimiz hafta NatGeo’da izlediğim bir belgeselde deneysel teknolojilerle bir UFO tasarlanmaya çalışılıyordu. Hepimizin duyduğu bir manyetik kaldırma teknolojisi halihazırda mevcut. Sınırlı bir kullanımı var, şimdilik endüstriyel olarak süper hızlı trenlerin ray sistemlerine bir alternatif oldu bile. Ama benim göstermek istediğim bu değil.

Manyetik kaldırma (Magnetic leviation) farklı olarak burda elektrostatik kaldırma yöntemi uygulanmakta. Çok yüksek voltajda alüminyum folyo çevresindeki hava iyonlaşmakta ve bir itki oluşturmakta… İzlediğim belgeselde belki de ileride uçmak için bu teknolojinin kullanılabileceğini söylediler…

Kim bilir belki de gezegenler arası yolculuk atom çekirdeklerinin patlaması ile elde edilecek cehennem ateşinden değil, kıpır kıpır elektronların hareketlerinden faydalanarak kolaylaşacak…

Gelecekten geçmişe bir düğüm attığımızda, yine o elektronlar sayesinde ilk röntgenin çekilmesi, tomografi ve MR gibi teknolojilerin de yine fizik sayesinde bulunmuş olmasını bir kenara not etmekte fayda var. Bu notla da fizik dersinin dünyayı anlamada ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunun altını çizelim…

Yazıyı çok uzatmadan, kendimi söylemek istediklerimden birazını söylemiş sayayım.

Bonus: Gelecekle ilgili beşeri – siyasi – coğrafi – teknolojik konulara meraklı iseniz CIA’ye  (Amerikan Merkezi haber Alma Teşk) bağlı Ulusal Haber Alma Konseyi(National Intelligence Council) tarafından hazırlanan Global Trends 2030 isimli raporu okumanızı  öneririm. Bunla ilgili geçen yıl bir de ödev yapmıştım o da faydalı olabilir, hem de Türkçe (Zeki – Bildirici- Küresel Eğilimler ve Türkiye) ödevimi indirebilirsiniz.

Mutlu günler

Kategoriler
Genel

Neler yapıyorum – Aralık 2014

En son yazıyı yazmanın üzerinden tam iki ay geçmiş… Zaman nasıl geçiyor diye sormuyorum artık, zaman nasıl istediğimiz gibi geçmiyor veya zamanı nasıl etkili kullanamıyoruz sorularını sormaya çalışıyorum ama bildiğim yanıtları gerçek hayatta işler görmüyorum. Zamanın nasıl kontrolüm dışında ve verimsiz geçmesi sanıyorum uzun mesai saatleri, yorucu ulaşım süresi ve en çok da ruh hali ve enerji ile ilgili bir şey…

Hiçbir şeye zaman bulamayacak kadar bir yılgınlık ve tembellik içinde olabilmek bir tür ‘Oblomovluk’. Hep aynı döngü içerisinde aynı sonuca ulaşıyorum ve bunu uygulamıyorum. Ulaştığım yegane sonuç şu; ne kadar yoğun olan da araya bir şeyler sıkıştırmalısın. Şu da bitsin, şundan sonraya kalsın, bugün değil dedikçe ardı arkası kesilmeyen bir ötelemeler içinde yapılacaklar listesi şişip durmakt

Bu da Oblomovluğun bir başka göstergesi. Yoğunluk ve çoklu faaliyetler içerisinde insan kendini zorladıkça mutluluğu emeği ile koparıyormuş, yoksa hiçbir şeye kendiliğinden sıra gelmiyor…

Ne yaptım ne ettim diyecek olursam çok kayda değer bir şey yaptım sayılmaz… Bakalım

  • Epeyce film izledim… Adlarını şu an listeleyecek değilim, iyileri de vardı kötüleri de. Hep izledikten sonra bir satır da olsa fikrimi not edeyim diyorum olmuyor.
  • LibreOffice’in temel işlerine baktım, biraz çevirilere, çokça da Calc formüllerine ama en çok hata takip sisteminde vakit harcadım…
  • Eski bilgisayarım sağolsun 2008 yılından bu yana sapasağlam duruşunu bozmamıştı ama gücü artık yetmiyordu. Kendisine verdiği emekler için teşekkür ettim ve daha rahat hizmet verebileceği bir yere uğurladım.  Yerine yeni bir dizüstü bilgisayar aldım. Victor G451, canavar özelliklere sahip bir alet oyun bilgisayarı gibi ama kilosu hafif 2.5 kg, şimdilik hiçbir sorun yok. SSD ve full hd ekran müthiş bir olaymış gerçekten… Bir ara incelemesini yaparım umarım.
  • Kitap okumaya çalışma çalışmalarım devam etti, tablet ve cep telefonunda e-kitap okuyabiliyordum. Fakat gözlerimin bozuk olması ve artık ışığa iyice duyarlı bir hale gelmesi sebebiyle daha fazla zorlanmamak için bir Kindle Paperwhite aldım. İyi ki almışım ne güzel bir şeymiş. Müthiş… Çok da hızlı okumaya el veriyor. Basılı hali 650 sayfa olan kitabı iki hafta sürmedi yolda izde bitirdim. Yok ben illa basılı kitap okuyacağım diyenlerin tam tersi bir duruştayım. basılı kitabı pek sevememiştim… Keşke ben çocukken Kindle gibi e-kitap okuyucuları olsaymış… Bununla da ilgili kendimce bir yazı yazacağım diye not düşüp devam edeyim.
  • Oblomovluk dedim yukarıda, işte bitirdiğim kitap da Oblomov idi. Ne güzel bir kitaptı, bu yaşa kadar nasıl duymamışım, nasıl kimse bana bu kitabı okumam için tavsiye etmemiş, üzüldüm gerçekten. Müthiş bir kitaptı. Mutlaka okumalısınız. Hatta ergenlik çağına giren her çocucuğa mutlaka önerilmesi gereken bir kitap. Oblomov ve Oblomovluk biz doğu toplumları için gerçekten büyük bir ayna. Çok yazacak şey var ama şimdiye kadar okumadıysanız en iyisi gecikmeden okuyun bu kitabı.
  • Fazla fotoğraf çekmedim. Çoğu şey gibi onu da yapmak için bir şevk yoktu içimde.
  • İçkiyi azalttım ama daha sık hasta oldum
  • İş… İş işte… Profesyonel şekilde kapıdan dışarı kafadan dışarı yapmaya çalışıyorum.
  • Özetle birkaç gün öncesine kadar hobilerim ve boş zamanlarım için ilhamsız, isteksiz ve amaçsız bir ruh halindeydim. Şimdi daha kafamı toparlamış durumdayım. Sanıyorum hem Oblomov’un üzerimde bıraktığı etki hem de iki gün raporun vermiş olduğu kafa dinlenmesi etkili oldu.

Neyse yine 20 dakika planının dışına çıktım. Nedense uzunsa da kısaysa da yazmam hep 40 dakika sürüyor. Kırk dakika az değil, harcayamam diye yazmadığım zaman da boşa geçirdiğim bir 40 dakika kazanıyorum. Bu da böyle bir ikilem işte…

Bir fotoğrafla kapatalım. Teknik olarak başarılı değil, ama İstanbul’da yaşayan birçok insan için aynı ruh halini yansıttığını tahmin ediyorum.

galata köprüsünde gün batımı
Gün yine batıyor ama siz bir önceki gün batışını ne zaman gördüğünüzü hatırlamıyorsunuz. Gün batımının güzel bir şey olduğunu hatırlıyorsunuz ama nafile, trafik ve önünüzdeki yolculuk ve de en kötüsü hafta boyu kapalı ofiste güneşi bile birkaç kez farkedeceğiniz aklınıza gelince iyice tadı kaçıyor. Kabul edip devam ediyorsunuz…

Daha sık görüşmek üzere…

Mutlu günler.

Kategoriler
Film

Whiplash: Başarının zorlu yolu ve kibir

Geçtiğimiz hafta Film Ekimi festival gösterimlerinde Whiplash (IMDb) filmini gördük. Film ünlü bir davulcu olma hayali ile ülkenin en iyi müzik okulunda eğitim gören bir gencin bu amacına ulaşmak ve diğer rakiplerinden sıyrılmak için sınırlarını zorlayarak gösterdiği çabayı, özel hayatında yaptığı fedakarlıkları ve adanmışlığı güzelce işlemekte.

Whiplash’ın zorlu hikayesi…

Genç öğrenci Andrew Neyman‘ın okulun sert, keskin ve ağzıbozuk öğretmeni Terence Fletcher tarafından efsane jazz davulcularına imrendirilmesi ile Andrew zorlu bir mücadeleye başlamakta…

Yoğun ve baskı altında çalışıp kendinizi zorlayarak sınırınızı aşabilir misiniz? Whiplash sınırları zorlayan bir yolculuğu iyi ve kötü taraflarıyla anlatıyor.
Yoğun ve baskı altında çalışıp kendinizi zorlayarak sınırınızı aşabilir misiniz?

Burada ünlü bir müzisyen olma hayalini kuran gençlerin çıkaracağı çok güzel dersler sunulmakta, en önemli mesaj ne kadar yetenekli olursanız olun, başarı hiç kolay değildir ve sizin gibi onlarca genç arasından sıyrılmak istiyorsanız canınız yanana kadar çalışmalısınız… Kendinizi adamalısınız, hatta bu adanmışlık sizin aileniz ve sevgiliniz ile olan ilişkisini bile zedeleyebilir… Bunca şeye değip değmeyeceğinin muhasebesini yapacak durumda bile olmayabilirsiniz.

Meşhur olmak için 'yeterince' çalışabileceğinizden emin misiniz?
Meşhur olmak için ‘yeterince’ çalışabileceğinizden emin misiniz?

Whiplash aslında çocukluğumuzdan beri Karate Kid, Amerikan Ninja vs başarı yolu filmlerinden bir yerde ayrılıyor. Burada iyi işlenmiş olan şey, çok çalışmanın getireceği kibrin tehlikesi. Sizi felaketin bir adım gerisinde tutan kibriniz ani bir sinir patlaması ile geri dönülmez hatalara sebep olabilir. O kadar mazlum ve bir o kadar çalışkan da olsanız, karşılık beklentisi ve hak etmişlik düşüncesi sizi kibre sürükleyebilir.

Benim filmden çıkardığım diğer bir mesaj ise, filmin sonlarına doğru verilen gidişat kötü ise, gidişata uymak yerine ipleri ele almalısınız mesajı idi.

Film genel olarak güzeldi, görsellik, çekimler vs iyiydi, ama daha iyi olan bir şey varsa o da işitsel keyifti… Ben açıkçası Jazz müzik dinleyen bir insan değildim, ama filmdeki müzikler adeta seyirciye jazz müziği sevdirmek için seçilmiş gibiydi. Hele filme orkestradaki bir davulcunun gözüyle baktırmak, jazzın aslında sıkıcı olmadığı biraz da rock’n roll tarafı olduğunu göstermek için seçilmiş sanki…

Filmden ziyade seyirci ile ilgili de bir not düşmek isterim. Filmi Kadıköy Rexx sinemasında izledik, festival filmi malum kitleyi az çok tahmin edebilirsiniz. Hassas ve duyarlı insan profilinde bir kitle… Filmde sert öğretmen Fletcher’ın eşcinseller ve Yahudiler ile ilgili esprileri salonda epeyce komik bulundu. Normal bir ortamda bu esprileri yapanları Homofobik – Antisemitik diye aşırı hassasiyet ateşiyle haşlayacak bu kitleden çıkan kahkahalar beni şaşırttı doğrusu, kitleyi takipten çok gülemedim.

Bonus: Filmde zillerin markasına dikkat edin.

Güzel bir film, drama olmasına rağmen boğucu değil, güzel akıyor. Festival’de gösterilmiş bir film ama öyle enteresan frekansta sanat filmlerinden değil, ana-akım bir film. Öneririm.

iMBd notu 8,6 benim notum 7,5

Kategoriler
Kitap

Kitap Tanıtımı: İlizarov Günlüğü

Dostum Sezai Yeniay ilk kitabını ‘İlizarov Günlüğü’nü geçtiğimiz hafta Google Play Kitaplar’da yayımladı. Zor bir zamanında yazdığı ve el birliği ile hazırladığımız bu kitabın burada tanıtımını yapmaktan da kıvanç duymaktayım.

İlizarov Günlüğü
İlizarov Günlüğü

“Sanıldığının aksine doğa en mükemmele evrilmiyor, en kolaya evriliyor…” – Sezai Yeniay, İlizarov Günlüğü

Sezai’nin kitabı bir günlük… Çocukluğunda geçirdiği bir trafik kazası neticesinde yaşadığı onca ameliyattan sonra bir son ameliyatın hikayesi. İlizarov tekniği ile kemik uzatımı sürecinde yaşadıklarını teşvikimizle, başkalarına da faydalı olsun diye, bir internet günlüğünden (http://ilizarovgunlugu.wordpress.com/) yazmaya başlamıştı. Bittiğinde bunu kitaplaştırmak için kendisine söz vermiştim. Geç de olsa eşimin yardımı ve özgür yazılım araçlarıyla bunu başardık.

Kitabı değerlendirmek gerekirse, İlizarov Günlüğü ameliyatı ve teknik-tıbbi yaşananları anlatan bir kitap değil. Kitabı okuduğunuzda kader, talih ve hayatın ne kadar çileli olabileceği ve insanın bir şekilde bu zorlu engeller karşısında kendine bir yol çizebileceğini ve başarabileceğine dair inancınız pekişecektir.

İki gün önce hayatta ortalama bir insanın sahip olabileceği birçok şeye sahip bir insan olan Mehmet Pişkin’in intiharı üzerine hayatı sorgulamış olabilirsiniz… Benzer bir çok örnek gibi, İlizarov Günlüğü ve Sezai’nin hayatını önümüze koyduğumuzda, insanın en temel içgüdüsü olan yaşama güdüsünün ne kadar doğal ve doğru olduğunun görüleceğini düşünüyorum. Mutlak içgüdümüz olan yaşamın asla bize mutlu tarafını garanti etmediğini ve hayat oyununda kuralları biz belirlemesek bile mücadele gücümüzün tahminimizden de üstün olması sayesinde kazanacağımızı düşünüyorum. Galiptir bu yolda mağlup da diyebiliriz. Türümüz böyle… Yoksa alçılanmış kırık ayağı ile kağıt toplamaya çalışan çocuğun yaşam mücadelesini nasıl açıklayabiliriz ki?

En zor en umutsuz anlarda bile zaman içerisinde -bazen ‘o zaman’ durmuş ve geçmiyorcasına can yaksa bile- bir çıkış muhakkak vardır.

Bu nedenle İlizarov Günlüğü’nü okumanızı öneririm.

Kitabın hazırlanışı ile ilgili teknik kısma gelelim. İlizarov Günlüğü tamamen özgür yazılım kullanılarak yazılmış ve e-kitap biçimine dönüştürüldü; GNU/Linux tabanlı özgür işletim sistemleri üzerinde LibreOffice Writer ile yazıldı, LibreOffice için Writer2epub eklentisi ile e-kitap biçimine dönüştürüldü ve e-kitap yönetim yazımları Calibre ve Sigil ile son şekli verildi. Lisans olarak ise özgür bir lisans olan CC BY-SA 4.0 ile lisanslandı.

Eşim ve benim için bu ilk editörlük ve e-kitap oluşturma deneyimimiz oldu.

İlizarov Günlüğü’nü serbest şekilde dağıtmanın yanı sıra, bir sayısal yayıncılık platformunda yayımlamak kitabı daha bir kitap havasında görmemizi sağladı. (Eh biraz eski kafa bizde de var, kitaplar sanal da olsa bir raf üzerinde görülmeyi hakediyor diye düşünüyoruz…)

Nihayet Sezai kitabı Google Play Kitaplar‘da da yayımlamayı başardı.

lİlizarov Günlüğü Google Play'de
İlizarov Günlüğü Google Play’de

Kitabı Google Play Kitaplar‘dan ücretsiz indirebilirsiniz, Google Books uygulaması ile cep telefonunuzda ve tabletinizde veya web okuyucusu ile masaüstü bilgisayarınızda okuyabilirsiniz. Kitabı okuduktan sonra yorum ve değerlendirmenizi kitabın sayfasından yapmanız güzel olacaktır.

Kitabın epub, mobi ve PDF biçimleri de dilerseniz şurada mevcut.

Neyse çok uzatmadan, kitabı indirebileceğiniz bağlantıları paylaşarak yazıyı sonlandırayım.

Son olarak, birçok kişinin faydalanacağı bir birikimi sunduğu için Sezai’yi tekrar kutluyorum. Kitabın editörlüğünü devralarak sürüncemeden kurtaran eşime buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

İyi okumalar.