Ana sayfa Blog Sayfa 4

LibreOffice’de yatay veya dikey sütunlu belgeler oluşturmak

Oluşturduğum sütunlu belge ve LibreOffice'in yeni görünüşü
Oluşturduğum sütunlu belge ve LibreOffice'in yeni görünüşü

İşte ve internette sıklıkla sütunlu belgelere rastlıyorum, genellikle yatay belgelerde sütun tercih ediliyor. sanıyorum ki baskı yapılacak belgelerde bu tür biçim daha çok tercih edilmekte.

LibreOffice’de nasıl bu biçimde belgeler yapılabileceğine dair kısa bir ipucu yazmakta fayda var dedim ve kısaca yazmaya çalışacağım.

LibreOffice Writer uygulamasında sayfa yerleşimi varsayılan olarak dikey gelmekte. Öncelikle sayfa yerleşimini menüden Biçim – Sayfa yolu ile aşağıdaki iletişim penceresinden de görebileceğiniz üzere ‘Yatay’a çeviriyoruz.

Biçim - Sayfa yoluyla sayfa yöneldirmesini seçebilirsiniz
Biçim – Sayfa yoluyla sayfa yönlendirmesini seçebilirsiniz

Sayfa yönlendirmesini seçtikten sonra sayfamızı sütunlara bölelim. Yine aynı penceredeki Sütun sekmesine tıklayarak belgemizi dilediğimiz gibi sütunlara bölebiliriz.

Sütun yapılandırma penceresi oldukça bol seenekler sunmakta
Sütun yapılandırma penceresi oldukça bol seçenekler sunmakta

Bu iletişim penceresini biraz detaylı anlatmak istiyorum:

  • Sütun: Burada belgemizde kaç tane sütun olacağını seçiyoruz.
  • Genişlik ve aralık: Sütün genişlikleri ve aralıkları… Varsayılan olarak otomatik genişlik geliyor.
    • Eğer sütunların genişlikleri farklı olsun isterseniz, otomatik üzerindeki tiki kaldırıp Sütun 1 – 2 -3 satırından genişliğini ayarlamak istediğiniz sütunu seçip ayarlarını yapabiliyorsunuz
    • Boşluk: Sütunlar arasındaki dikey ve varsa yatay boşlukları ayarlayabiliyorsunuz
    • Ayırıcı çizgisi: Ayırıcı çizgisi olmasını istiyorsanız bununla ilgili çizgi biçemi, yükseklik, renk ve konum ayarlarını yapabiliyorsunuz.

Gayet kolay bir arayüzle kolayca yatay veya dikey sütunlu belgeler oluşturabilirsiniz. Ben de deneme için bir belge oluşturdum. Hem de LibreOffice’in yeni görünüşünü – Sifr simge seti, araç çubuğu, galeri ve KDE Plasma üzerindeki o eski kötü halinden kurtulmuş olmasını göstermek için aşağıya bir ekran görüntüsü koyuyorum. Belgeyi de merak eden, hazır bölünmüşü var diyecek kadar üşenen varsa onlar için şuraya -> (Sütunlu belge) koyuyorum.

Oluşturduğum sütunlu belge ve LibreOffice'in yeni görünüşü
Oluşturduğum sütunlu belge ve LibreOffice’in yeni görünüşü

Yeni simge setini seçmek için menüden – Araçlar – Seçenekler – Görünüm yolunda Sifr simge setini seçmelisiniz. GNU/Linux kullanıyorsanız Sifr simge seti ayrı bir paket olarak sunulmuş olabilir, paket  yöneticisinden yükleyebilirsiniz.

Bonus: Bir sayfa yatay bir sayfa dikey nasıl yaparım diye merak edenler, wikimize buyurun: Eski OOo- tr wikisinden Aynı dokümanda yatay ve dikey sayfalar birlikte nasıl yapılır.

Yeni wikimiz: http://wiki.libreoffice.org.tr/Ana_Sayfa 

Mutlu günler.

Yenilemek için fazla dokunmayacağım

0
Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında

Yazılarda, sunumlarda, -özellikle- tezlerde, konferans ve hatta televizyonlarda son onbeş yıldır duymaktan sıkıldığımız başlangıç cümlesini yani  “Küreselleşen dünyada…” demeden değişen dünya ile ilgili bir yazıya başlayabilmek çok önem verdiğim şeylerden biri. Naçizane önerim; lütfen siz de bu iki kelime ile başlamayın.

İnternet çok büyük bir devrim, çok basit bir ilkeye dayanmasına rağmen gerçekten tarihteki en başarılı ve en büyük devrim diyebiliriz. 90’lı yıllardaki ilk hali ile de büyük bir devrimdi, şimdiki dinamik haliyle ise çok büyük bir devrim. Dünyada bugüne kadar bu kadar insanı birbirine birçok yönden bağlayabilen eşsiz bir proje. Basit olarak, karşılıklı kelimeler, ses ve görsel veriler iletilmesinden çok ötede bir şeyi başarıyor, insanlar birbirlerini etkileyebiliyor. Birbirlerini etkileyen insanlar ise çok değişiyor ve farklı bir şekilde başka insanları etkilemeye başlıyor. Tarif etmesi güç ama lise biyoloji derslerinde genetiğin temelini hatırlarsak, melezlenme ile yeni bezelye türlerin oluşması gibi, düşünce sistemleri de melezlenerek yeni düşünceler ve bunların yayılmasıyla oluşan daha doğrusu örülen kolektif bir beyinin paydaşı haline geliyoruz.

Düşünceler, algılama hatta duyguların internet ağı üzerinden adeta füzyon reaksiyonu gibi ortaklaştığını kolayca görüyoruz, tanık oluyoruz. İyi yönde bir gelişme olduğu şüphesiz. Kötü yönde bir eğilim üzerinde neler olabileceğini ise düşünmek dahi istemiyorum, dev bir karşılıklı ortak nefret dünyayı yok olma savaşına bile götürebilir…

Bir şeyin içindeyseniz değiştiğini çok olay farkedemezsiniz. Teknolojiyi de topluma göre biraz önden takip ediyorsanız -ki bir blog okuyucusu olmak bence bunun için yeterli bir göstergedir- her yeniliğin dünyayı değiştireceğini düşünüp sabırsızlanmış ve değişime şahitlik etmek için beklemişsinizdir diye tahmin ediyorum. Fakat değişimin gerçekleştiğini ancak başka birinin ağzından ‘Artık xxx değişti’ lafını duyduğunuz zaman anlarsınız, ki bu onay ispatı aynı zamanda sizin şahitlik sürenizi de bir anda siler götürür, birden bu gerçekle karşılaşmış gibi olursunuz…

İşte bu değişimin daha doğrusu içinde bulunduğumuz devrimin çok da büyük bir maliyeti var: ‘Bağlı olma zorunluluğu’-bağımlılığı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, özü şudur günlük hayatınızda internetin yeri artık sabittir, erişme ve erişilebilme alışkanlığınız haline gelmiştir. Bağımlılıktan öte bir durum olduğunu düşünüyoum, organik bir bağ hissi, bağlı olma hissi, beslenme refleksi gibi…

İnternet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi genel adlarla zaten bu durumu tartışmış, konuşmuşsunuzdur… Ama ben durumun biraz daha farklı ve derin olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda da duruma bu ciddiyeti kattığını düşündüğüm şeyi yazmak istedim: AKIŞ (stream)…

Algı olarak doğrusal bir çizgide gidiyoruz. Kolayı da bu, bir zaman sırasında tane tane akan bilgiler… Karmaşayı sevmiyoruz, zaman sırasına dizilmiş her çeşit bilgiyi karıştırmadan almak gerçekten çok kolay… Sosyal medyada bilgilir akışla geliyor, zaman çizginizde hakimiyet sizde, okuduğunuz internet gazetesi haberi size akışla veriyor… Sürekli olduğunuz haber sitesine bakın, neden ana haberleri numaralandırılmış, neden yukarıdan aşağıya doğru önem sırası değil de zaman sırasına göre sıralanmış haberler var? Kolayı bu da o yüzden. Kolay olduğu için takip etmeyi başarıyoruz ve başarabildiğimiz bu eylem zevk veriyor, bağlanıyoruz. Sözlük siteleri bile akışın ağırlıklı bir takip kipi içerisinde, aradığınız terim neyse dilerseniz ararsınız… Örnekleri fazla verip konuyu boğmaya gerek yok, günümüzdeki çoğu internet sitesi bir akış üzerine kurulmuş.

Bağlı olmak aslında internetten beslenir halde olmak gibi, ne yediğiniz size kalmış, süper bilgilerle de beslenebilirsiniz, süper saçma bilgilerle de. Elbette internet dünayadaki bütün bilginin kaynağı değil (en azından şimdilik), fiziki çevremiz ve yaşamanın ta kendisi bilginin diğer kaynakları. Dengesiz beslenme gibi dengesiz bir bilgi beslenmesi de sorunlara yol açıyor, obezite gibi düşünelim. Dengesizce internetten beslenir hale gelmemiz, doysak dahi daha fazlasını arama haliyle bizi akışımızın başına geçiriyor ve yenilemek için ya tıklıyoruz ya da sürükleyip bırakıyoruz… Nasıl bir ruh hali ise az sayıda gelen güncelleme, yeni bir habere denk gelememek, gelen kutumuzda yeni bir posta olmaması bizi mutsuz etmekte. Oysa o zaman dilimi içerisinde nasıl bir beklentideyiz… Dev internet ağı ve sınırsız içerik akışından bizim nasibimize az düşmesi açken yoksul sofrasında olmak gibi bir his veriyor. Ne kadar çok yenilersek o kadar az ile karşılaşıp daha mutsuz oluyoruz. Tabi akışla beslenmek gibi etkileşme ihtiyacı da aynı şekilde, insani ve sosyal bir ihtiyaçmışçasına internet üzerindeki ağımızdaki kişişelerle etkileşmeyi bir ihtiyaçmış gibi görüyoruz. Çoğumuz aile ve yakın arakdaşlarımızla fiziki platformda daha az etkileşiyoruzdur…

Bir akıllı telefon sahibinin ortalama 9 dakikada bir telefonunu kontrol ettiğini okuduğumda kendime üzüldüm. Hayatın akışındayken bir işin ortasında veya sohbet ederken birden zorunlulukmuş gibi telefona ya da bilgisayar ekranına dönmek… Ne kötü ama ne çok yapıyorum… Altını çizmek isterim, üzüldüğüm şey ekrana uzun süre bakmak değil, dönüp bağı kontrol etmek…

Ne yapalım, yolda, durakta beklerken nasıl geçsin zaman diyebiliriz… O metrobüsün içinde 4-5″lik bir dünya kapısını açmayalım mı? Açalım tabi ama mümkünse başı-sonu olan bir şey olsun ekranın öte tarafında, akışın periyodunu mümkünse biz belirleyelim. Ha bire yenilemeyelim, yeni haber var mı diye aynı siteleri her saat turlamayalım. Mümkünse okumadaki boşluklara doğru ileleyelim… E-kitap olur, daha sonra okumak için sakladığınız yazıları Pocked – Read it Later (Daha sonra oku) Feedly vb uygulamalara yüklenelim.

Geçtiğimiz iki ayı yolculukta Kindle ile kitap okuyarak geçirdim. Son on günde yolculuk süremi düşünmem gereken bazı konulara ayırdım bu nedenle kitap okumaya ara verdim. O konuları düşünemediğim gibi, beş dakika bakayım derken yolculukta 38 kere akış yenilediğimi farkedince ne kadar sıkıcı bir şeyin içine kendimi ittiğimi gördüm.Akışlar yoğunlaştıkça birbirini tekrar eden ve akışlardaki kişilerin de birbirini tekrar eden halle gelmesi gerçekten faydasız ve sıkıcı… Azı karar çoğu zarar…

 Bu yüzden artık yenilemek için ikidebir dokunmayacağım. Önemli bir haber – olay varsa zaten bildirimi gelir, çevrendekiler bahseder. Hem bugüne kadar hep haberleri herkesten önce takip ettim de ne oldu, cemiyet ortamında -aa şu olmuş denildiğinde yaşanan ortak heyecanı yaşamadım, ben onu çoktan öğrenip şaşkınlığımı tüketmiştim, çevremle o anda paylaşabildiğim tek şey törpülediğim küstahlığımla söylediğim -evet okudum ben onu- evet duydum…

Kendime sınır koymayı sevmiyorum, uymayınca benim kendime olan saygımın öz-benliğimce ezilmesini kendime yediremiyorum. Fakat (bu kelime ile cümleye başlanılamayacağı iddia ediliyor) günde üç kere toplu ve hızlı şekilde bu akışlara göz atmamın kafi olacağını ve bunu uygulamayı düşünüyorum. Sabah gazetesi, akşam postası gibi, bir de öğle benden olsun…

Spam engelleyici doğrulamalarındaki ‘Stop spam, read books (Spam yapmayı bırak, kitap oku)‘ sözünü ilk duyduğumdan bu yana çok seviyorum, ve her zaman kaybıyla ilgili konuda bu lafın türevlerini kafamda çeviriyorum, bu konuda da ‘Yenilemeyi bırak, kitap oku (Stop refreshing, read books)‘ diyerek kendimi motive edeyim.

Akış dedim, durgunluk ve dinginlikle bitireyim.

Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında – (1920 x1280 boyutlu duvar kağıdı halini indirmek için resme tıklayın – JPG – 538 KB) Ekran boyutunuza göre dilediğiniz ölçüde küçültüp/kırpıp kullanabilirsiniz)

Mutlu günler.

Bu yazı 1.000 kelime ve 7.395 karakter içeriyormuş, çok değil hani… Satır boşluksuz 2 adet A4. Ne kadar okudum/zaman kaybım oldu diye merak ediyorsanız işinize yarar 🙂

Mont, sırt çantası ve saat üzerine bir sorun ve yöntem hikayesi

2
Keukenhof bahçelerinde laleler
Keukenhof bahçelerinde laleler

Çocukluğumdan beri saat takmayı pek sevemedim. Sadece saat değil vücudumda herhangi bir takı-aksesuar hatta dövme bile olsun istemedim. Üzerimde bu tür bir şeyler olmadığında kendimi daha özgür hissediyorum. Peki ya elbise derseniz, çocukken onu da pek sevmezmişim ya… Neyse bu da ayrı bir hikayeye kalsın…

Saat dedim, dağıtmadan saatle devam edelim… Ara ara saat takmaya heves etsem de uzun süreli bir alışkanlık olmadı. tam ikiyüzelli hafızalı ışıklı Casio databanklar son hevesimdi, olmadı…. Cep telefonları da çıktı ya, saat benim için tamamen bitmişti ta ki Necdet Hoca‘nın beni Pebble ile tanıştırmasına kadar… Akıllı, şık ve güzel bir saat… Yeniden saat takmaya başladım…

Tabi geçmişte saat takmadığım için saat takanlara has sorunlara da bir o kadar yabancı kalmışım efendim. Hele kış mevsiminde, mont giyip üzerine sırt çantasını hızlıca geçirdiğim o hızlı günlerde zamanın akışının benim için çok önemi yoktu. Her gün, her dakika, her saat ve saymaya tenezzül ettiğim her saniye varsın geçsindi, ne olacaktı ki sanki. Gençlik bonkörlüktür efendim, hele de zaman bonkörlüğü… Gençken zamandan bol ne var ki elde, geçsin şu zaman da bir an evvel toplumda yer edelim, birey olalım da o zaman bakarız zamana…

Özetle, bu yaşıma kadar kışın hiç saat takmamıştım, okuldan sonra da doğrusu sırt çantası taktığım nadirdir. Geçtiğimiz gün dizüstü bilgisayarı sırt çantasına koyup Pebble’ımı koluma takıp montumu da giyince bu yazının konusu olan sorun ile yüzleştim. Büyük ve ciddi bir sorun varmış gibi algılanmasın, öyle olsaydı zaten toplumun bir çok bireyi tarafından tecrübe edilir ve nasihatlerle bilindik bir olguya dönüşürdü ve ‘veya’sı yazının sonlarında anlaşılırdı… Ama yazma niyetim sorunun farkındalığını artırmak ve ona mahrum kaldığı meşhurluk ve ciddiyeti kazandırmak değil ebette, çözümü söyleyecek olsam da anlatacağım çözüm de değil…

Mont kapüşonlu, hafif de kabarık, sırt çantası standart, kolluk boşluğunun çapı da büyük değil hani… Her işimize siyasetin gölgesinde önce sağ diyerek başladığımız için sırt çantasının sağ kolluk askısından tuttuğum gibi geçiriverdim sağ omzuma, sonra ezberimden güvenle sol kolum geriye kıvrılıp kendi idaresindeki sol elim ile çantanın sol kolluğunu yakalayıp tek hamlede çantayı giymem için omuz hareketime işi bıraktı… Omzumu geri atıp kolayca çantayı sırtıma geçirmem için tek yapmam gereken sol bileğimi kolluğun içinden geçirmekti ama bu sefer bir sorun vardı; sol bileğimdeki saat… Biraz zorlama ile kollukların hemen kayacağını düşündüm ama montun bilek kısmı ve saat kolluğun oraya takılmasına sebep oluyordu. İlk önce çantayı sırta geçirmek için ilkokuldan beri yaptığım manevrayı yanlış yaptığımı düşündüm, tekrar denedim yine olmadı, biraz daha zorlayayım dedim, kayış kopacak gibi oldu. Biraz geometriden hafızamda kalanları kullanayım dedim, dirseğimin ters açısını azaltmak hem acı verdi hem beni daralttı Bir çanta giymek ne kadar zor olabilir ki… Çanta kollarının yeteri kadar büyük olmadığını, mont ile giymek için biraz daha gevşetmem gerektiğini düşündüm o sırada biraz daha geometrik eğilme bükülme ile çantayı sırtıma geçirdim… Sonunda yola koyulabilmiştim.

Yolda neden böyle bir sorun yaşadığımı düşündüm, yeteneksiz miydim acaba.. Basit beceri gerektiren bir işi neden zorlanarak, ve daralıp terleyerek üstelik saatin de kayışını az kalsın kopararak ancak başarabilmiştim… Kafamda yine genişlik hesabı, açılar ve sürtünme ile ilgili fizik ve geometri kırıntıları ile bunun kolayını düşünmeye devam ettim. Biraz düşündüm ve sıkıldım, sonra düşünürüm deyip bu konuyu düşünmeyi öteledim. Böyle bir durum karşısında başka türlü düşünmem düşünülemezdi bence…

Dönüş öncesi düşünmeyi ertelediğim bu sorunla tekrar yüzleştim, çocukken her çocuk gibi kazak-atlet-tişört çıkarmakta ve giymekte çok tercih edilen fakat ilkel bir yöntem olduğu için ebeveynler tarafından eleştirilen kopana kadar çekip uzatma yöntemini uygularken yaşadığım sıkıntılar ve sonrasında doğru yöntemle nasıl kolayca giyilip çıkarılabileceğini öğrenip rahatladığımı hatırladım. Bakış açımı değiştirip farklı açıdan bakınca mevcut duruma bir çözüm bulacağımı düşünüyordum. Ama nafile, faydası yoktu, sırt çantasının nasıl asortik bir giyilme yöntemi olabilirdi ki, acaba kollarımı çapraz yapıp mı geçirsem diye düşünürken sorun iyice anlamsızlaştı… Saniyeler içerisinde bunlar aklımdan geçerken ayaktaydım ve sırt çantama bakıyordum, çok fazla şey aklımdan çok kısa bir zaman içinde geçmişti, insan beyninin hızına hayret edip bir saniyenin içerisinde birkaç saniye kadar hissedilen bir süre duraksadım ve kendi kendime şunu sordum; Neden önce saatimin olduğu sol koluma çantayı geçirmedim ki…! İşte bu kadar basitti bu sorunun çözümü. Oysa ben nerelere gitmiştim…

İşte bu kısa hikayeyi bu uzatılmış satırlara kadar okuyabilen dostum, bu laf salatasıyla anlatmak istediğim karşılaştığımız sorunlar (veya pratikte problemler) karşısında takıldığımızda çözümün hep çok basit olduğunu ve belki sadece yaptıklarımızın sırasını -mantıklı olan sıra ile -değiştirmekle bile bu sorunların ortadan kaldırılabileceğidir. Bu kadar basit bir şeyi beceremem veya çözümü ilk anda göremediğim için beni aptallıkla suçlayabilirsiniz, büyük ihtimalle de aptalca bir konu olduğunu düşüneceksiniz.  Fakat onun şunu söylemek isterim ki yöntemcilik yaşantımızda çok kullandığımız bir sorun çözme şeklidir, her şeyle ilgili ‘onun yöntemi şu’ şeklinde bilgiçlik taslanılabilir. Yöntemini biliyorsanız protonları çarpıştırmak bile çok kolaydır, yöntemi çokça tecrübe ettiyseniz de becerilememesi aptalca gelebilir. Benimsediğiniz yöntemler işlese de çok mantıklı olmayabilir olabilir tıpkı montu giyip çantayı taktıktan sonra sonra saati kolumuza takmak gibi. Mantık ve sıra, sadece bu.

Tıpkı takıldığımda bakış açımı değiştirmem gibi bundan sonra da takıldığımda başlangıç noktasını değiştirmeyi daha sık deneyeceğim. İşte bu da uygulama yöntemine değil, sorun çözme yöntemine bir katkıdır. Bu hikaye de kendime not olsun.

Bu sıkıcı kış yazısını güzel bir bahar resmi ile bitirelim…

Keukenhof bahçelerinde laleler
Keukenhof bahçelerinde laleler – (Küçük resim – Resme tıklayarak 1920 x 1200 1.5 mb duvar kağıdı halini indirebilirsiniz.

Mutlu günler.

Kitap incelemesi: 1Q84 – Haruki Murakami

9
1Q84'ü gerçekten kalın bir kitap, kağıt halde okumak akıl karı değil!
1Q84'ü gerçekten kalın bir kitap, kağıt halde okumak akıl karı değil!

Kindle aldıktan sonra -şükür- tekrar kitap okumaya başladım. Yılda bir kitabı sürüncemede bırakıp bitiremeyen ben bir ayda kalınca üç kitap okudum. Okuduğum üçüncü ve en kalın kitap Haruki Murakami’nin 1Q84 adli eseri idi. Kağıt hali tam 1280 sayfa… Dile kolay, o yüzden bir kaç satır da olsa bir şeyler karalamak istedim.

Daha önce hiç Murakami kitabı okumamıştım, uzak doğulu yazar da pek okumamıştım. Aklımda kalan ve uzak doğuda geçen okuduğum tek kitap Şibumi idi…

Kitabı okumayanlar olabilir, spoiler vermek istemiyorum fakat biraz da açık yazmak istiyorum, umarım dengeyi yakalayabilirim.

1Q84

1Q84'ü gerçekten kalın bir kitap, kağıt halde okumak akıl karı değil!
1Q84’ü gerçekten kalın bir kitap, kağıt halde okumak akıl karı değil! Elde gezmez, sırt ağrısı yapar, masada okumak lazım. E-kitap olarak okumak daha mantıklı bir seçim…

Kitabın adı dikkat çekici, malum 1984 George Orwell yılı, bu kitap da 1984 yılında geçiyor, fakat içindeki Q ingilizce Question Mark’tan (soru işareti) gelmekte.  Garip bir yıl olduğunu buradan anlayabiliriz. Kitap 1280 sayfa, Japonya’da 3 cilt olarak yayımlanmış… Sanıyorum bu nedenle bu kadar uzun, tek cilt olsa kesinlikle bir 400 sayfa falan kısa olabilirmiş. Sanıyorum ki okuyanlar bu konuda hemfikir.

Kitap ne anlatıyor derseniz, belli zamanlarda yolları kesişmiş insanların farklı nedenlerle – ki bu nedenleri asla bilemeyiz – tekrar kesişmesi üzerine kurulu bir hikaye anlatıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse kitabı bu kadar meşhur yapan bu hikayedir herhalde. Oldukça ilginç, çok güçlü olmasa da naif imgelerle okuyucuya bir şeyler bırakıyor ama en önemlisi sürükleyici, sıkılmadan okunabiliyor.

Kitapla ilgili farklı yazılara bakmışsanız ‘paralel evren, paralel hayatlar vesaire üzerine esrarengiz bir yolculuk’ vb tanımlar gözünüze çarpmıştır. Kitap bilimkurgu kitabı değil, paralel evrenler falan ehh.. diye düşünülmemeli, bir Interstellar bile değil, sadece masalın bir parçası.

Hikaye ilginç, sürükleyici dedim ama doğrusu bir hayat dersi vermiyor. Okuduğum 1280 sayfa bana pek bir şey katmadı, bir felsefesi de bence yoktu, bakış açıma da bir artısı olmadı… Bu bakıma benim için bir zaman kaybı, fakat diğer taraftan okuması zevkli bir kitaptı. Uzun süren güzel bir bilmeceli film izlemiş gibi bir eğlencesi var. Yaklaşık 13 saat gibi bir okuma süresi olduğunu kabaca hesap ettiğim bir film izlemiş saydım kendimi.

Şibumi’deki gibi gibi değişik cinayet yöntemleri uygulayan bir adalet dağıtıcı olan Aomame ve ilkokul aşkı Tengo 1Q84 yılında gayet ilginç bir kurguda başkahramanlar olarak hikayede yer etmekte. Kitaptaki ana karakterler ve kurumlar dışında bir de yan unsur olarak NHK var ki okurken bolca küfür ettim.

NHK’dan kısaca bahsetmek gerekirse, bizdeki TRT, kitapta anlatılan doğru ise, bizdeki elektrik faturasından alınan TRT payı Japonya’da namevcut olsa gerek, NHK Japonya genelindeki televizyon sahibi hanelere her ay tahsildar yollayıp mecburi bir ücret toplamakta. Kapıyı kırmasa da psikolojik olarak haneye tecavüz eden NHK tahsildarları… Okursanız siz de bolca küfür edeceksiniz, Türkiye’de iyi ki böyle aptalca bir yöntem yok, aksi takdirde çok cinayet işlenirdi…

Kitaba dönersek, sanıyorum kadınların biraz daha içselleştirebileceği bir hikaye, ben çok içselleştiremedim… Bu yüzden ‘oooouu iyi kitap’ diyemiyorum.

Kitap içerisinde aklımda kalan bir de Kediler Şehri hikayesi idi. Hikaye içinde hikaye….

İyi hikaye, sürükleyici anlatım ile güzel zaman geçirebilirsiniz, ama size katkı olarak ne verir bilemiyorum.

Murakami

Yazardan bahsetmek gerekirse, daha önce bir eserini okumadım, yaşayan çok büyük romancı diyorlar… İyi kitap, temiz kurgu, anlatımı güzel -çevirisi de çok başarılı olmuş, sırıtan bir şey yoktu-, ama büyük bir yazar değil bence. Nedenine gelirsek, kitaptan sonra başka bir kitabı olan Zemberek Kuşunun Güncesini biraz okudum, sanki bir şablon üzerinden yeni bir hikayede benzer imgelerle bir reçete üzerinden yazılmış gibi… Dosto ile aynı kategoriye sokmak haksızlık olur. Hani derler ya, tekniker – mühendis, kalfa – usta farkı diyelim. Goodreads sayfasında gözüme çarpan şu çizelge bahsettiğim şablon olayını daha iyi anlatıyor. Görünce – evet -evet dedim.

Murakami Romanlarının Dökümü
Murakami Romanlarının Dökümü

Bonus içerik – Spoiler içerir

Yazarım hikaye örgüsü kabiliyeti güzel, 1280 sayfalık eserde ince bağlar özenle ayarlanmış. Onunla ilgili de şöyle güzel karakter ve olay örgü şemaları gördüm[1] [2] [3]. Bunları hazırlamak çok zaman almış olsa gerek.

Şemaların üzerine tıklayınca büyük halleri yeni sekmede açılacaktır.

1. Cilt karakter ve olay örgü şeması - 1Q84- Murakami
1. Cilt karakter ve olay örgü şeması – 1Q84- Murakami
2. Cilt karakter ve olay örgü şeması - 1Q84- Murakami
2. Cilt karakter ve olay örgü şeması – 1Q84- Murakami
3. Cilt karakter ve olay örgü şeması - 1Q84- Murakami
3. Cilt karakter ve olay örgü şeması – 1Q84- Murakami

Ayrıca 1Q84’ün karakterleriyle ilgili şurada güzel çizimler var https://www.behance.net/gallery/10911733/Haruki-Murakami-1Q84 

Aomame
Little People
Little People

Little People üzerine aslında biraz konuşmak gerek… Biraz masalsı bir imge olsa da sanıyorum insanları yönlendiren kolektif bilinçaltı Little People üzerinden anlatılmaya çalışılmış, daha doğrusu inceden dokundurulmuş, Little People’ın gizemi kitapta çok aralanmıyor.

Little People ingilizce küçük adamlar demek, Gulliver’in seyahatlerinde karşılaştığı ‘Liliput’lar da sanıyorum Little People kelimesinden türetilmişti. Benzerlikleri yok sanıyorum…

Little People ile ilgili daha garibi yeni başladığım  Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı kitabında Turgut Özben’in cenaze rüyasındaki küçük adamların da benzer şekilde tarif edilmesi -özellikle yüzlerinin belirsiz olması – beni şaşırtı…

Mutlu günler.

Uçan Kaykay yılına giriyoruz!

0
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!

Geleceği tahmin etmek yüzyıllardır insanoğlunun en çok kafa yorduğu işlerden biri… Bu konuda ilkel kabile büyücülerinden falcılara ve medyumlara varana kadar birçok meslek dalı ve unvan yaratılmış, milyonlarca insan bu kişilerin gördüğü geleceğe göre beklenti içerisinde bir yaşam sürmeye devam etmekte… Geleceği bu şekilde gaipten görebilmek elbette mümkün değil fakat geleceğin nasıl olacağını tahmin etmeye çalışabiliriz.

İnsanoğlunu nasıl bir gelecek bekliyor diye sorduğumuz zaman nedense ya çok ilerlemiş bir medeniyet ya da bu ilerlemiş veya ilerleme yolundaki medeniyetin epik çöküşünden sonra yok olmaya yüz tutmuş bir medeniyet resmetmekteyiz. Oysa çok da ilerlenmemiş ve çökmeden kör topal idare edilen bir medeniyet daha yüksek olasılıkla karşımızda bulunmakta ama diğer iki seçeneğe göre daha sıkıcı olduğu için gelecek öngörülerinde pek yer almamakta.

Daha önce Her filmi ile ilgili bir yazımda 1990’larda gelecekten beklentilerimi ve yaşadığım hayal kırıklıklarından bahsetmiştim. Yine benzer şekilde bu yazımda da bu konu üzerinde bir kaç şey daha söylemek istiyorum.

Marty McFly 2015'e uçuyor...
Marty McFly 2015’e uçuyor…

Benim bulunduğum yaş grubunun (veya nesil diyelim, jenerasyon demeyelim) erken gençlik yıllarından kalma en sevilen filmlerden biri olan Geleceğe Dönüş serisiydi. Çok uzak bir gelecek olmasa da 1985 yılından 2015 yılına yapılan bir zaman yolculuğu yukarıda bahsettiğim az değinilen “sıkıcı gelecek” için güzel bir örnekti aslında. Her ne kadar ütopya uzağında bir gelecek resmi çizilmiş olsa da bu filmden en çok aklımızda kalan şey şüphesiz ki yılan gibi Nike (Air mag) ayakkabılar ve uçan kaykaydı (Hoverboard). Uçan kaykay hepimizi çok etkilemişti, acaba gerçekten böyle bir şey mümkün olacak mıydı?

Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!
Bilimadamları, sadece 1 yılınız kaldı!

Filmin yapıldığı 90 yılının üzerine çeyrek asır geçti, bir iki gün sonra 2015’e yani uçan kaykayın yılına girmiş olacağız. Filmde yapılan seyahat 21 Ekim 2015 tarihineydi. Yani en kötü ihtimalle son 10,5 ay… Ortada ne var dersek, pek bir şey yok. Uçan kaykayı gerçeğe dönüştürecek bir teknoloji maalesef hala ortada yok. En yakın şey ise – ne kadar gerçektir şüpheliyim – Hendo Hover denen bir alet. Tony Hawk ile bir video çekmişler:

Dediğim gibi ne kadar gerçektir bilemiyoruz [1]. Sitesinde (Hendo Hover) nihai ürün olarak bir kaç tasarım var.

Aslında kaykay sadece bir üst gösterge… Filmdeki diğer birçok öngörü ticari halde kullanılabilir hale gelmiş olsa da yaygın bir kullanıma erişmedi, saç stilleri de tutmadı…

Geleceği teknolojik gelişim ile öngörebilmek gerçekten zor ve müthiş bir analiz ve öngörü kabiliyeti isteyen bir iş, unutmadan bir o kadar da hayalcilik istiyor. Burdan rahmetle anıyorum, bundan yaklaşık ikiyüz yıl önce doğmuş olan Jules Verne birçok eserinde geleceği öngörmede -ki hiç şimdiye göre işi çok zordu- başarılı olmuştur.

2014 senesinde işimiz Jules Verne’nin çağıma göre biraz daha kolay, teknolojinin birçok alanında büyük ufuklara kadar ilerlenebilecek keşifler yapılmakta. Bu ekirden keşifler veya bunlara ipuçlar diyelim, beklenenin aksine çok ağır ilerleyen bir bilimsel gelişim süreci içerisinde ilerlemekte. İnsan genomunu çözebilme ihtimalimizin olduğu yılları hatırlıyorum, bundan epeyce önce de çözüldüğünü biliyorum, ama o beklenen büyük ilerlemeyi henüz görebilmiş değiliz. Tıpkı bunun gibi birçok temel alanda büyük devrimler beklemekteyiz fakat emsalleri gibi bunlar ağır ağır ilerleyecek gibi görünüyor.

2014’te geleceğe yönelik tahminlerimiz neler olabilir? Aslında bu tahminleri yapmadan önce geçmişte geleceğe yönelik tahminler nelerdi bir bakmak hem faydalı hem de eğlenceli olabilir. 1950’ler yani “Atom Çağı”nda çizilen gelecek portresi ve gerçekten cesurca atılan adımlardan iki tanesine bakalım. (Uçan arabaya girmeyeceğim… O da ayrı bir hayal kırıklığı ya, neyse…)

Ford Nucleon - Nükleer enerji ile çalışan araba konsepti
Ford Nucleon – Nükleer enerji ile çalışan araba konsepti

Ford Nucleon [2] [3] üzerinde mini bir nükleer reaktör olacak şekilde tasarlanmış ama -ne mutlu ki- üretilmemiş bir araba. O yıllarda tıpkı yüzyıl başında kurşun metalinin zararı gibi nükleer enerjinin de zararı ve tehlikesi ciddiye alınmıyormuş. Hoş şimdi de alınıyor değil ya…

Bu fikirler elbette sadece tasarımda kalmamış. Bu reaktörler yüzer halde gemilere kolaylıkla kurulmuş olsa da uçaklara konulması tüyler ürpertici.

Bir adet nükleer reaktör taşıyan Convair NB-36H
Bir adet nükleer reaktör taşıyan Convair NB-36H

Yine büyük şans ki sadece test aşamasında kalan bir prototip. hava soğutmalı bir nükleer reaktör taşımak üzere tasarlanmış.

Bu ve benzeri girişimleri o yıllara göre normal karşılayabiliriz. Ama zamanın ötesinde bir şey varsa o da kuşkusuz o yıllarda akıllara düşen nükleer itki gücünü kullanarak gezegenler arası seyahat etme fikri. Şu aşağıdaki videoyu yeni gördüm, doğrusu hem ütopik bir düşünce hem de tüyler ürpertici…

Düşünce salt bilim-kurgu temelli sanki, çizgi romandan çıkmış gibi… Yöntemin amacı ucuza gezegenler arası seyahat edebilmek Peki ya Project Orion başarılı olsaydı? Düşünsenize uzay yarışını çok daha hırslı ve kolay hale getirecek bu yöntemle her itki patlamasından sonra atmosfere salınan radyasyon ne kadar korkunç bir zarar verebilirmiş…

Bunları görünce peki ya şimdiki teknoloji ile gelecek nasıl şekillenecek diye sormak biraz daha zorlaşıyor. İnsanoğlunun bundan 60-70 yıl önce yaptıklarını görünce insan ürküyor doğrusu…

***

İnsanoğlunun en temel dürtüsü olan “Merak – En. Curiosity” nedeniyle gelecek öngörümde uzayın keşfi ve uzayda seyahatin ön planda olduğunu düşünüyorum. Ama ne 30 yıl ne de 60 yıl içinde filmlerdeki gibi uzay seyaahtleri yapabileceğe benzemiyoruz. En temel problemlerden biri olan yerçekimi hala aşılması güç en büyük engel. Mevcut paradigma içinde de nükleer patlamayla bile bu sorunu ucuz ve sürdürülebilir şekilde aşmış değiliz.

Neyse ki böyle retro-tek düşüncelerden öte farklı arayışlar içerisindeyiz. Geçtiğimiz hafta NatGeo’da izlediğim bir belgeselde deneysel teknolojilerle bir UFO tasarlanmaya çalışılıyordu. Hepimizin duyduğu bir manyetik kaldırma teknolojisi halihazırda mevcut. Sınırlı bir kullanımı var, şimdilik endüstriyel olarak süper hızlı trenlerin ray sistemlerine bir alternatif oldu bile. Ama benim göstermek istediğim bu değil.

Manyetik kaldırma (Magnetic leviation) farklı olarak burda elektrostatik kaldırma yöntemi uygulanmakta. Çok yüksek voltajda alüminyum folyo çevresindeki hava iyonlaşmakta ve bir itki oluşturmakta… İzlediğim belgeselde belki de ileride uçmak için bu teknolojinin kullanılabileceğini söylediler…

Kim bilir belki de gezegenler arası yolculuk atom çekirdeklerinin patlaması ile elde edilecek cehennem ateşinden değil, kıpır kıpır elektronların hareketlerinden faydalanarak kolaylaşacak…

Gelecekten geçmişe bir düğüm attığımızda, yine o elektronlar sayesinde ilk röntgenin çekilmesi, tomografi ve MR gibi teknolojilerin de yine fizik sayesinde bulunmuş olmasını bir kenara not etmekte fayda var. Bu notla da fizik dersinin dünyayı anlamada ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunun altını çizelim…

Yazıyı çok uzatmadan, kendimi söylemek istediklerimden birazını söylemiş sayayım.

Bonus: Gelecekle ilgili beşeri – siyasi – coğrafi – teknolojik konulara meraklı iseniz CIA’ye  (Amerikan Merkezi haber Alma Teşk) bağlı Ulusal Haber Alma Konseyi(National Intelligence Council) tarafından hazırlanan Global Trends 2030 isimli raporu okumanızı  öneririm. Bunla ilgili geçen yıl bir de ödev yapmıştım o da faydalı olabilir, hem de Türkçe (Zeki – Bildirici- Küresel Eğilimler ve Türkiye) ödevimi indirebilirsiniz.

Mutlu günler

Neler yapıyorum – Aralık 2014

0
galata köprüsünde gün batımı
Gün yine batıyor ama siz bir önceki gün batışını ne zaman gördüğünüzü hatırlamıyorsunuz. Gün batımının güzel bir şey olduğunu hatırlıyorsunuz ama nafile, trafik ve önünüzdeki yolculuk ve de en kötüsü hafta boyu kapalı ofiste güneşi bile görmeyeceksiniz. Kabul edip devam ediyorsunuz

En son yazıyı yazmanın üzerinden tam iki ay geçmiş… Zaman nasıl geçiyor diye sormuyorum artık, zaman nasıl istediğimiz gibi geçmiyor veya zamanı nasıl etkili kullanamıyoruz sorularını sormaya çalışıyorum ama bildiğim yanıtları gerçek hayatta işler görmüyorum. Zamanın nasıl kontrolüm dışında ve verimsiz geçmesi sanıyorum uzun mesai saatleri, yorucu ulaşım süresi ve en çok da ruh hali ve enerji ile ilgili bir şey…

Hiçbir şeye zaman bulamayacak kadar bir yılgınlık ve tembellik içinde olabilmek bir tür ‘Oblomovluk’. Hep aynı döngü içerisinde aynı sonuca ulaşıyorum ve bunu uygulamıyorum. Ulaştığım yegane sonuç şu; ne kadar yoğun olan da araya bir şeyler sıkıştırmalısın. Şu da bitsin, şundan sonraya kalsın, bugün değil dedikçe ardı arkası kesilmeyen bir ötelemeler içinde yapılacaklar listesi şişip durmakt

Bu da Oblomovluğun bir başka göstergesi. Yoğunluk ve çoklu faaliyetler içerisinde insan kendini zorladıkça mutluluğu emeği ile koparıyormuş, yoksa hiçbir şeye kendiliğinden sıra gelmiyor…

Ne yaptım ne ettim diyecek olursam çok kayda değer bir şey yaptım sayılmaz… Bakalım

  • Epeyce film izledim… Adlarını şu an listeleyecek değilim, iyileri de vardı kötüleri de. Hep izledikten sonra bir satır da olsa fikrimi not edeyim diyorum olmuyor.
  • LibreOffice’in temel işlerine baktım, biraz çevirilere, çokça da Calc formüllerine ama en çok hata takip sisteminde vakit harcadım…
  • Eski bilgisayarım sağolsun 2008 yılından bu yana sapasağlam duruşunu bozmamıştı ama gücü artık yetmiyordu. Kendisine verdiği emekler için teşekkür ettim ve daha rahat hizmet verebileceği bir yere uğurladım.  Yerine yeni bir dizüstü bilgisayar aldım. Victor G451, canavar özelliklere sahip bir alet oyun bilgisayarı gibi ama kilosu hafif 2.5 kg, şimdilik hiçbir sorun yok. SSD ve full hd ekran müthiş bir olaymış gerçekten… Bir ara incelemesini yaparım umarım.
  • Kitap okumaya çalışma çalışmalarım devam etti, tablet ve cep telefonunda e-kitap okuyabiliyordum. Fakat gözlerimin bozuk olması ve artık ışığa iyice duyarlı bir hale gelmesi sebebiyle daha fazla zorlanmamak için bir Kindle Paperwhite aldım. İyi ki almışım ne güzel bir şeymiş. Müthiş… Çok da hızlı okumaya el veriyor. Basılı hali 650 sayfa olan kitabı iki hafta sürmedi yolda izde bitirdim. Yok ben illa basılı kitap okuyacağım diyenlerin tam tersi bir duruştayım. basılı kitabı pek sevememiştim… Keşke ben çocukken Kindle gibi e-kitap okuyucuları olsaymış… Bununla da ilgili kendimce bir yazı yazacağım diye not düşüp devam edeyim.
  • Oblomovluk dedim yukarıda, işte bitirdiğim kitap da Oblomov idi. Ne güzel bir kitaptı, bu yaşa kadar nasıl duymamışım, nasıl kimse bana bu kitabı okumam için tavsiye etmemiş, üzüldüm gerçekten. Müthiş bir kitaptı. Mutlaka okumalısınız. Hatta ergenlik çağına giren her çocucuğa mutlaka önerilmesi gereken bir kitap. Oblomov ve Oblomovluk biz doğu toplumları için gerçekten büyük bir ayna. Çok yazacak şey var ama şimdiye kadar okumadıysanız en iyisi gecikmeden okuyun bu kitabı.
  • Fazla fotoğraf çekmedim. Çoğu şey gibi onu da yapmak için bir şevk yoktu içimde.
  • İçkiyi azalttım ama daha sık hasta oldum
  • İş… İş işte… Profesyonel şekilde kapıdan dışarı kafadan dışarı yapmaya çalışıyorum.
  • Özetle birkaç gün öncesine kadar hobilerim ve boş zamanlarım için ilhamsız, isteksiz ve amaçsız bir ruh halindeydim. Şimdi daha kafamı toparlamış durumdayım. Sanıyorum hem Oblomov’un üzerimde bıraktığı etki hem de iki gün raporun vermiş olduğu kafa dinlenmesi etkili oldu.

Neyse yine 20 dakika planının dışına çıktım. Nedense uzunsa da kısaysa da yazmam hep 40 dakika sürüyor. Kırk dakika az değil, harcayamam diye yazmadığım zaman da boşa geçirdiğim bir 40 dakika kazanıyorum. Bu da böyle bir ikilem işte…

Bir fotoğrafla kapatalım. Teknik olarak başarılı değil, ama İstanbul’da yaşayan birçok insan için aynı ruh halini yansıttığını tahmin ediyorum.

galata köprüsünde gün batımı
Gün yine batıyor ama siz bir önceki gün batışını ne zaman gördüğünüzü hatırlamıyorsunuz. Gün batımının güzel bir şey olduğunu hatırlıyorsunuz ama nafile, trafik ve önünüzdeki yolculuk ve de en kötüsü hafta boyu kapalı ofiste güneşi bile birkaç kez farkedeceğiniz aklınıza gelince iyice tadı kaçıyor. Kabul edip devam ediyorsunuz…

Daha sık görüşmek üzere…

Mutlu günler.

Whiplash: Başarının zorlu yolu ve kibir

2
Yoğun ve baskı altında çalışarak kendinizi zorlayarak sınırınızı aşabilir misiniz?
Yoğun ve baskı altında çalışarak kendinizi zorlayarak sınırınızı aşabilir misiniz?

Geçtiğimiz hafta Film Ekimi festival gösterimlerinde Whiplash (IMDb) filmini gördük. Film ünlü bir davulcu olma hayali ile ülkenin en iyi müzik okulunda eğitim gören bir gencin bu amacına ulaşmak ve diğer rakiplerinden sıyrılmak için sınırlarını zorlayarak gösterdiği çabayı, özel hayatında yaptığı fedakarlıkları ve adanmışlığı güzelce işlemekte.

Whiplash’ın zorlu hikayesi…

Genç öğrenci Andrew Neyman‘ın okulun sert, keskin ve ağzıbozuk öğretmeni Terence Fletcher tarafından efsane jazz davulcularına imrendirilmesi ile Andrew zorlu bir mücadeleye başlamakta…

Yoğun ve baskı altında çalışıp kendinizi zorlayarak sınırınızı aşabilir misiniz? Whiplash sınırları zorlayan bir yolculuğu iyi ve kötü taraflarıyla anlatıyor.
Yoğun ve baskı altında çalışıp kendinizi zorlayarak sınırınızı aşabilir misiniz?

Burada ünlü bir müzisyen olma hayalini kuran gençlerin çıkaracağı çok güzel dersler sunulmakta, en önemli mesaj ne kadar yetenekli olursanız olun, başarı hiç kolay değildir ve sizin gibi onlarca genç arasından sıyrılmak istiyorsanız canınız yanana kadar çalışmalısınız… Kendinizi adamalısınız, hatta bu adanmışlık sizin aileniz ve sevgiliniz ile olan ilişkisini bile zedeleyebilir… Bunca şeye değip değmeyeceğinin muhasebesini yapacak durumda bile olmayabilirsiniz.

Meşhur olmak için 'yeterince' çalışabileceğinizden emin misiniz?
Meşhur olmak için ‘yeterince’ çalışabileceğinizden emin misiniz?

Whiplash aslında çocukluğumuzdan beri Karate Kid, Amerikan Ninja vs başarı yolu filmlerinden bir yerde ayrılıyor. Burada iyi işlenmiş olan şey, çok çalışmanın getireceği kibrin tehlikesi. Sizi felaketin bir adım gerisinde tutan kibriniz ani bir sinir patlaması ile geri dönülmez hatalara sebep olabilir. O kadar mazlum ve bir o kadar çalışkan da olsanız, karşılık beklentisi ve hak etmişlik düşüncesi sizi kibre sürükleyebilir.

Benim filmden çıkardığım diğer bir mesaj ise, filmin sonlarına doğru verilen gidişat kötü ise, gidişata uymak yerine ipleri ele almalısınız mesajı idi.

Film genel olarak güzeldi, görsellik, çekimler vs iyiydi, ama daha iyi olan bir şey varsa o da işitsel keyifti… Ben açıkçası Jazz müzik dinleyen bir insan değildim, ama filmdeki müzikler adeta seyirciye jazz müziği sevdirmek için seçilmiş gibiydi. Hele filme orkestradaki bir davulcunun gözüyle baktırmak, jazzın aslında sıkıcı olmadığı biraz da rock’n roll tarafı olduğunu göstermek için seçilmiş sanki…

Filmden ziyade seyirci ile ilgili de bir not düşmek isterim. Filmi Kadıköy Rexx sinemasında izledik, festival filmi malum kitleyi az çok tahmin edebilirsiniz. Hassas ve duyarlı insan profilinde bir kitle… Filmde sert öğretmen Fletcher’ın eşcinseller ve Yahudiler ile ilgili esprileri salonda epeyce komik bulundu. Normal bir ortamda bu esprileri yapanları Homofobik – Antisemitik diye aşırı hassasiyet ateşiyle haşlayacak bu kitleden çıkan kahkahalar beni şaşırttı doğrusu, kitleyi takipten çok gülemedim.

Bonus: Filmde zillerin markasına dikkat edin.

Güzel bir film, drama olmasına rağmen boğucu değil, güzel akıyor. Festival’de gösterilmiş bir film ama öyle enteresan frekansta sanat filmlerinden değil, ana-akım bir film. Öneririm.

iMBd notu 8,6 benim notum 7,5

Kitap Tanıtımı: İlizarov Günlüğü

2
İlizarov Günlüğü
İlizarov Günlüğü

Dostum Sezai Yeniay ilk kitabını ‘İlizarov Günlüğü’nü geçtiğimiz hafta Google Play Kitaplar’da yayımladı. Zor bir zamanında yazdığı ve el birliği ile hazırladığımız bu kitabın burada tanıtımını yapmaktan da kıvanç duymaktayım.

İlizarov Günlüğü
İlizarov Günlüğü

“Sanıldığının aksine doğa en mükemmele evrilmiyor, en kolaya evriliyor…” – Sezai Yeniay, İlizarov Günlüğü

Sezai’nin kitabı bir günlük… Çocukluğunda geçirdiği bir trafik kazası neticesinde yaşadığı onca ameliyattan sonra bir son ameliyatın hikayesi. İlizarov tekniği ile kemik uzatımı sürecinde yaşadıklarını teşvikimizle, başkalarına da faydalı olsun diye, bir internet günlüğünden (http://ilizarovgunlugu.wordpress.com/) yazmaya başlamıştı. Bittiğinde bunu kitaplaştırmak için kendisine söz vermiştim. Geç de olsa eşimin yardımı ve özgür yazılım araçlarıyla bunu başardık.

Kitabı değerlendirmek gerekirse, İlizarov Günlüğü ameliyatı ve teknik-tıbbi yaşananları anlatan bir kitap değil. Kitabı okuduğunuzda kader, talih ve hayatın ne kadar çileli olabileceği ve insanın bir şekilde bu zorlu engeller karşısında kendine bir yol çizebileceğini ve başarabileceğine dair inancınız pekişecektir.

İki gün önce hayatta ortalama bir insanın sahip olabileceği birçok şeye sahip bir insan olan Mehmet Pişkin’in intiharı üzerine hayatı sorgulamış olabilirsiniz… Benzer bir çok örnek gibi, İlizarov Günlüğü ve Sezai’nin hayatını önümüze koyduğumuzda, insanın en temel içgüdüsü olan yaşama güdüsünün ne kadar doğal ve doğru olduğunun görüleceğini düşünüyorum. Mutlak içgüdümüz olan yaşamın asla bize mutlu tarafını garanti etmediğini ve hayat oyununda kuralları biz belirlemesek bile mücadele gücümüzün tahminimizden de üstün olması sayesinde kazanacağımızı düşünüyorum. Galiptir bu yolda mağlup da diyebiliriz. Türümüz böyle… Yoksa alçılanmış kırık ayağı ile kağıt toplamaya çalışan çocuğun yaşam mücadelesini nasıl açıklayabiliriz ki?

En zor en umutsuz anlarda bile zaman içerisinde -bazen ‘o zaman’ durmuş ve geçmiyorcasına can yaksa bile- bir çıkış muhakkak vardır.

Bu nedenle İlizarov Günlüğü’nü okumanızı öneririm.

Kitabın hazırlanışı ile ilgili teknik kısma gelelim. İlizarov Günlüğü tamamen özgür yazılım kullanılarak yazılmış ve e-kitap biçimine dönüştürüldü; GNU/Linux tabanlı özgür işletim sistemleri üzerinde LibreOffice Writer ile yazıldı, LibreOffice için Writer2epub eklentisi ile e-kitap biçimine dönüştürüldü ve e-kitap yönetim yazımları Calibre ve Sigil ile son şekli verildi. Lisans olarak ise özgür bir lisans olan CC BY-SA 4.0 ile lisanslandı.

Eşim ve benim için bu ilk editörlük ve e-kitap oluşturma deneyimimiz oldu.

İlizarov Günlüğü’nü serbest şekilde dağıtmanın yanı sıra, bir sayısal yayıncılık platformunda yayımlamak kitabı daha bir kitap havasında görmemizi sağladı. (Eh biraz eski kafa bizde de var, kitaplar sanal da olsa bir raf üzerinde görülmeyi hakediyor diye düşünüyoruz…)

Nihayet Sezai kitabı Google Play Kitaplar‘da da yayımlamayı başardı.

lİlizarov Günlüğü Google Play'de
İlizarov Günlüğü Google Play’de

Kitabı Google Play Kitaplar‘dan ücretsiz indirebilirsiniz, Google Books uygulaması ile cep telefonunuzda ve tabletinizde veya web okuyucusu ile masaüstü bilgisayarınızda okuyabilirsiniz. Kitabı okuduktan sonra yorum ve değerlendirmenizi kitabın sayfasından yapmanız güzel olacaktır.

Kitabın epub, mobi ve PDF biçimleri de dilerseniz şurada mevcut.

Neyse çok uzatmadan, kitabı indirebileceğiniz bağlantıları paylaşarak yazıyı sonlandırayım.

Son olarak, birçok kişinin faydalanacağı bir birikimi sunduğu için Sezai’yi tekrar kutluyorum. Kitabın editörlüğünü devralarak sürüncemeden kurtaran eşime buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

İyi okumalar.

Sevdiğim Android Uygulamaları

0

Android telefonlarımız çoğumuzun hayatında önemli bir yere sahip, bu telefonlara yüklediğimiz uygulamalar ise akıllı olduğu iddia edilen bu cihazlar üzerinde yapabileceğimiz şeyleri artırmakta. Güzel ve işe yarar uygulamaları bulmak doğrusu zaman almakta. Onca kullanıcı yorumu okumak – ki içlerinde yorumum görünsün diye 1 yıldız verdim diyen zeka küpleri de var- gerçekten zaman kaybı… Bir toplumun ortalama zeka seviyesini uygulama mağazalarında yazılan yorumlardan anlayabilir miyiz, bunu da ciddi ciddi düşünüyorum… Konumuza dönelim…



Sevdiğim Android uygulamalarım

Ne zamandır aklımda olan bu yazıyı yazmamın amacı da aslında bu zaman kaybının önüne geçebilmek. Herkesin ihtiyaç duyduğu temel Android uygulamalarını derlemeye çalıştım. Zaten başlıktan da anlayacağınız gibi bunlar benim sevdiğim uygulamalar.

Uygulama isimlerine tıklayarak uygulamanın Google Play sayfasına gidebilirsiniz.

Daha geniş yelpaze için bu uygulama sayfalarındaki benzer uygulamalar’dan siz kendi sörfünüzü yapabilirsiniz. Umarım işinize yarar, önerilerinizi/yorumlarınızı yazmanızdan memnuniyet duyarım, yeni uygulamalarla tanışmak benim için eğlenceli oluyor.

İnternet Tarayıcı

Andoroid sisteminin varsayılan tarayıcısını ve yine çoğu sistemde varsayılan gelen Chrome’u çok fazla kullanmıyorum. Firefox’u başarılı görsem de benim için tarayıcıda hız önemli olduğu için daha hafifi ve hızlı tarayıcıları tercih ediyorum.

Standart tarayıcı
+ Hızlı, hafif, açılma-kapanma süresi çok güzel. Görsellik ve gece modu iyi. Video özellikleri ekstradan güzel.
– Bazen tekrar açıldığında eski sayfalarda kalıyor.

Yüzen tarayıcı. Uygulamlar içinde bir bağlantıyı uygulama üzerinde yüzen bir pencerede açıyor. Bazı cihazların tarayıcısında bu özellik bulunuyor, benimkinde yok. Bu nedenle ihtiyaç anında kenarda dursun diye yükleyebilirsiniz.

Klavye

Varsayılan tarayıcı iyi ama yeterli değil. O nedenle çoğu kişi gibi ben de ek bir klavye arayışındaydım. Birkaç klavye denememden sonra Swiftkey’de karar kıldım

Paralı sürümü ücretsize dönüşünce bu tercihte bulundum, iyi, hızlı, Türkçe yerleşimi ve tema galerisi de fena değil, boyut ayarlanıyor ama çok detaylı bir ayarı yok. İstatistik sağlıyor. En önemli özelliği kelime tahmin etme, e-posta, blog(rss), sosyal ağlara vs erişim izni verirseniz sizin hangi kelimeleri çok kullandığınızı vs ölçüp daha isabetli tahminlerde bulunuyor. Kaydırarak(Swift) yazma ise yine güzel bir özellik ama ben basarak yazıyorum.

Uygulama başlatıcı (Launcher)- Arayüz – Ana Ekran

Samsung’un TouchWiz arayüzünü pek sevememiştim. Ayrıca telefonu yatay tutunca arayüzün manzara moduna geçmemesi beni sinir ediyordu. bu sayede Nova Launcher ile tanıştım. Hafif, güzel, çok fazla ayar sunarak kişiselleştirmeye olanak sağlıyor ve en önemlisi telefonunuz yatay konumdayken uygun bir arayüz kullanabiliyorsunuz.

Harita – Navigasyon

Google Maps harikaydı, şimdi biraz bozdu ama yine de en çok kullandığım uygulamalardan biri. Bunun yanında önerebileceklerim:

Navigasyonu çok iyi olmasa da iş görüyor, trafik yoğunluğu göstermesi çok ama çok güzel bir özellik kullanıcıların kaza vb bildirimlesi de işe yarıyor.

Trapster tam bir yol arkadaşı. Yol boyunca size nerede radar, hız kamerası, polis kontrol noktası, tehlikeli kavşak vs var bildiriyor. Kullanıcıların işlediği bir veritabanı var sanırım. Uzun yolda yanınızda muhakkak olsun. Bildirimleri vs isteğinize göre seçebiliyorsunuz, malum ülkemizin yolları her yer tehlikeli kavşak o nedenle bu bildirimi kapatın, kafa şişirebiliyor.

Aslında bir gezi uygulaması ama çevrimdışı haritası çok işe yarıyor, nerede ne var gezilip görülecek yerler, yeme içme vesaire bilgileri de alabildiğiniz güzel bir rehber olarak işe yarıyor.

Not Alma

Cep telefonunda not almak çok işe yarayan bir etkinlik. Not almak alışkanlığınız yoksa bu alışkanlığı kazanmanıza yardımcı olacak çok kolay ve güzel uygulamalar mevcut. Benim şu an için kullandığım iki temel uygulama var Google Keep ve Evernote.

ana uygulama olarak Evernote kullanıyorum. Çok güzel özellikleri var, Evernote’un özelliklerini keşfetmek de ayrı bir zevk veriyor.

+ Not alma ile ilgili her şey bu uygulamada var. Sesi yazıya dönüştürerek not alma, belgelerin fotoğrafını çekip bu belgede “arama” yapabiliyor olmasından tutun, not defterleri, webs ayfalarından kırpıntı almak ve web sayfalarını özgün hali ile alabilmek çok güzel özellikleri. Web alanı ve eşlemesi ile özellikle seyahatte web sayfalarına çevrimdışı erişebilmek için çok kullandığım bir uygulama. Ayrıca ana ekran için widget – zımbırtısı da güzel.
– Açılış süresi biraz daha hızlı olabilir. Belki de telefonumun eski olmasından dolayıdır…

+ Daha hızlı ve pratik not almak ve daha da önemlisi hatırlatmalar için için Google Keep kullanıyorum. Basit notlar için güzel, Hatırlatıcısı ve Yapılacaklar Listesi kolay ayarlanıyor.
– Notlar için ayrı not defterleri yok – ya da ben bulamadım-. Everote gibi daha karmaşık işlevler sunmuyor.
Bonus: İşyerinin filtresine takılmıyor 🙂

Ofis

Telefon ve tabletimde çok fazla ofis belgesi işim olmuyor. Polaris Office, Kingsoft Office, Office Pro ve Microsoft Office Mobile gibi bir çok ofis yazılımı Google Play’de mevcut. LibreOffice’in uygulaması da henüz çıkmadı, Şubat’a kavuşmuş oluruz diye umuyorum.

Ofis yazılımı olarak Google’ın sunduğu QuickOffice’i kullanıyorum. Google Drive ile entegre şekilde temel ihtiyaçlarımı sıkıntısız şekilde görüyor.

Ofis denince taşınabilir cihazlarda en çok işe yarayan uygulamalardan biri iyi bir PDF okuyucu… Ben Foxit PDF okuyucuyu kullanıyorum, hızı, görüntülemesi ve temel PDF işaretlemeleri iyi. PDF gazete ve belgeleri güzelce okuyabiliyorum.

Ofis belgelerinizin depolaması ile ilgili ise Google Drive ve OneDrive-SkyDrive (NSA skandalı) ve Dropbox (dün hacklendiğini de göz önünde bulunduralım) gibi uygulamalara güvenmek size kalmış. Daha güvenli bir bulut depolama için kendi sunucunuzda bir ownCloud kurup uygulaması ile işinizi görebilirsiniz.

Okuma

Cep telefonu ve tabletleri en çok okumak için kullanıyorum. Web haberleri, bloglar, e-kitaplar vs… Bu nedenle en çok önem verdiğim uygulamalar okuma uygulamaları.

Moon+ Reader bence en iyi e-kitap okuma uygulaması...
Moon+ Reader bence en iyi e-kitap okuma uygulaması…

E-Kitap devrimine hala kendinizi uzak hissetseniz de artık daha fazla direnmeyin. Neden e-kitabın normal kitaptan daha iyi olduğunu burada yazıp konuyu bulamaç etmeyelim…

E-Kitap iyi bir e-kitap okuyucusu olmadan keyif vermiyor. Ben arayışım sonucunda Moon+ Reader’de karar kıldım, hatta o kadar beğendim ki uygulamayı bizzat yeniden Türkçe’ye çevirdim.PDF okuma vb gibi ek özellikler sunan ücretli sürümü olan Moon+ Reader Pro‘yu alabilirsiniz. Bazen indirime de girmekte. Bunun yanı sıra ReadMill, Kindle, Kobo vb uygulamalar da mevcut ama hiçbiri Moon+ Reader gibi ipleri sizin elinize vermiyor, kişiselleştirme ve görsellik sizin zevkinize göre seçebileceğiniz geniş kontrollerle Moon+ Reader’da sunulmakta.

Pocket (Daha önceki adıyla Read it later) bir daha sonra okuma uygulaması, gördüğünüz ve bunu sonra okuyayım dediğiniz ve daha sonra unutup kaybettiğiniz onca güzel şey, bu uygulama sayesinde artık kaybolmayacak. Pocket daha sonra okumak için eklediğiniz web sayfalarını, okuma konforunu en üst seviyede tutmak için sayfayı ıvır-zıvır fazlalıklardan arındırarak net bir şekilde düzgün bir yazıtipi ile size sunuyor. Masaüstü bilgisayarınızdan da pocket sitesinden faydalanabiliyorsunuz.

Efsane Google Reader’ına ardından gelen ve tutunamayan Google Currents’tan sonra Google’ın bir sonraki okuma uygulaması Google Play Gazetelik adında sunulmakta. Ben seviyorum güzel doğrusu, onca kaliteli haber kaynağını katalog halinde size okunaklı bir biçimde sunmakta. Ayrıca siz de Google Reader’daki gibi RSS ekleyerek kendi kaynaklarınızı oluşturabilirsiniz. Görsel olarak başarılı. Deneyin bence.

Readability, adı üzerinde web sayfalarını okunaklı hale getirmek için yapılmış bir uygulama. İçerik dışındaki kısımları atıyor, içeriği düzgün bir yazıtipi ile yalınca sunuyorç Ayrıca tarayıcı uzantısı ile tarayıcıda gezerken tek düğme ile o karman çorman sayfayı net bir metne dönüştüryor. Pocket benzeri… Kolaylaştırıcı bir uygulama.

Çeşitli

Sistem temizliği ve görev öldürücü. Artık daha az uygulama kullanıp daha az sistem kaynağı tükettiğim için otomatik sonlandırmayı çok kullanmıyorum. Sistem temizliği için güzel.



Telefonda torrent olur mu, ne gerek var demeyin. İşe yarıyor 😉

  • Spotify – Bulut müzik servisi

Ücretsiz sürümünü kullansam da ücretli sürümünün de alınabileceği şahane bir müzik dinleme uygulaması, çok zengin bir müzik arşivi var, radyoları, listeleri benzer önerileri insanı güzel bir müzik yolculuğuna çıkarıyor.

Yabancı Dil Sınavı için bir kelime uygulaması, en çok çıkmış kelimelerden soru cevap testi yapıyor. Eski ama işe yarıyor.

LibreOffice Impress ile yaptığınız sunumunuzu uzaktan kontrol etmek için yapılmış bir uygulama. Sunum kumandasına gerek bırakmıyor. Detayları şuradan alabilirsiniz: http://wiki.libreoffice.org.tr/Impress_Uzaktan_Kumanda_(Android)

Neden ihtiyacımız olduğu malumunuz. Ben bu ikisini sevdim, Psiphon ücretsiz, Tunnel Bear ise süreli ve sınırlı ücretsiz.

Baldbooth ve Mixbooth ile fotoğrafları harmanlayarak eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.
Baldbooth ve Mixbooth ile fotoğrafları harmanlayarak eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.

Gerçekten çok eğlendiğim iki uygulama, fotoğrafları harmanlayarak eğlence çıkarıyorlar Mixbooth iki insanın yüzünü karıştırıyor, BaldBooth ise arkadaşlarınızın kel olunca nasıl görünceği konusunda size yardımcı oluyor. Bıyık ekleyen, yaşlandıran, şişmanlatan, çirkinleştiren benzer uygulamalar da var ama ben en çok bu ikisini seviyorum. Yeğenlerimi de çok eğlendiriyor 🙂

Instagram’daki efektleri seviyorsanız bu uygulama ile daha güzellerini yapabilirsiniz. Çok sayıda filtre ve ayar mevcut.

What’sApp kullanmayan kaldı mı bilmiyorum ama ek olarak sesli görüşme için Viber, daha da iyisi hem sesli hem görüntülü – ayrıca birden çok kişiyle aynı anda- görüşmek için Google Hangouts derim.

Çok kullanmaya fırsatım olmuyor ama güzel bir uygulama.

photosphere-create

Cihazınızın kamerası fotoküre (bilgi için bknz Photo Sphere) özelliğine sahip değilse bunu edinin. Müthiş bir özellik bence, bulunduğunuz ortamı 360 derecelik panaromalarla bir fotoküreye dönüştürüp fotoğraflara gerçeklik katıyorsunuz. Kendi sokak görünümünüzü de elde edebiliyorsunuz. Çok eğlenceli bir özellik. Ayrıca lens bulanıklığı vb özellikleri de var.

Paris Gezi Rehberi 1 – Uçak Bileti, Konaklama ve Vize

2
Eiffel Kulesi - Tour De Eiffel
Eiffel Kulesi - Tour De Eiffel

Merhaba,

Dört yıldır eşimle yıllık izinlerimizi yurt dışı seyahatlerde kullanıyoruz. Daha önce gittiğimiz ülke ve şehirlerde hep dönünce kendimce ufak bir seyahat rehberi yazayım diyorum fakat yol yorgunluğu falan derken bu niyetim ötelemelerime kurban gidiyordu.Bu nedenle bu sefer daha farklı olması için bu yıl 22-25 Eylül arasında yaptığımız Paris seyahatini günlüğümde bölüm bölüm ve işinize yarayacak küçük ipuçları ile aktarabilmek için bu yazı dizisine başlıyorum.

Malumunuz popüler bir seyahat noktası olması sebebiyle Paris(3D Google Maps/Earh) hakkında onca benzer günlük yazıları internette bulunmakta, bu nedenle klasik detaylarda çok kaybolmadan hap misali yazmayı hedefliyorum.

Uçak bileti ve vizeden, gezilecek yerler ve şehir ipuçlarına kadar faydalı olacağını düşündüğüm hususları kısa kısa aktaracağım,arada kendimce yorumları uzatmışsam da şimdiden affola…

Başlangıç

Yazıya Uçak bileti ve kalacak yer ayarlaması ile başlayalım çünkü bu iki şeye vize başvurusunda ihtiyacınız olacak…

Paris’e uçak bileti ve Paris’te kalıncak yer ayarlanması

Yolculuğa planlarken benim ve birçok insanın en büyük önceliği yolculuğun temel maliyetinin düşük olması ve düşük maliyeti güzel bir mevsimde elde edebilmek. Bu yüzden erken davranmak çok önemli, hem uçak biletinde hem de kalınacak yer konusunda erken rezervasyon yapmak gerçekten çok büyük tasarruflar sağlamakta. Zaten yolculuğa çıkmak için insanı en çok cesaretlendiren şey de erkenden yakalanan fırsatlar ve temel maliyetin düşük olması. Tabi bu sağlandığı zaman da bütçenizde keyfinizce harcayabileceğiniz para miktarı artmakta…

THY ve Pegausus’un yanında Transavia, AirFranceAlitalia, Lufthansa vs bir sürü farklı kategoride havayolu şirketi ile uçmayı seçebilirsiniz fakat aktarmalı uçuşlara dikkat edin, bir gününüz yolda gitmesin..

Çoğu havayolu 5-6 aylık ilerisine kadar uçuş planı sağlamakta. Ucuz uçak bileti almak için fiyat kıyaslaması yapabileceğiniz:

gibi birçok site mevcut bu sitelerde kolayca arama yapabilir ve uçak biletlerinin ucuz olduğu dönemleri bulabilirsiniz.

Paris’te iki havalimanı var Charles De Gaulle (CDG – Google Maps) ve Orly – Sud – Google Maps, Bizdeki Atatürk ve Sabiha Gökçen gibi…  Orly’e daha çok ucuz uçak bileti sunan havayolu şirketleri uçuyor. İkisi de şehre yakın ve tren ile şehir merkezine ulaşım imkanı var.

Benim gözlemlediğim, illa ki THY gibi bir tercihiniz yoksa, Pegasus’un Sabiha Gökçen’den Orly havaalanına uçuşlarının fiyatlarının uygun oluşu. Eşimin Miles&Smiles kartında biriken miller ile gidiş dönüş İstanbul – Paris bileti alabiliyor olması nedeniyle biz Türk Hava Yolları ile seyahatimizi gerçekleştirdik.

Bedava mil kulağa güzel gelse de bu miller ile satın alınan bilete alan vergisinin dahil olmadığını belirtmek isterim, biz de biraz geç öğrendik… Eşimin biletini alabilmek için bedava millerin yanında 400 TL alan vergisi ödedik. Ben ise indirimsiz, kampanyasız standart bir şekilde biletimi aldım.

Uçak bileti almak aslında işin en zor kısmı, bir çok değişkeni aynı anda ayarlamanız lazım, en çok dikkat edilecek husus ise gideceğiniz zaman, gidiş ve dönüş fiyatları farklı olabiliyor, ucuz gidişlerin dönüşü tatil vb döneme denk gelirse dönüş pahalı olabiliyor, bunun yanı sıra gidişle dönüşü farklı havayollarıyla almak da yine fiyat avantajı sağlayabiliyor. İkinci en önemli husus ise hava durumu, uzun vadeli hava durumunu bilmek zor, çok ileri bir tarih için planlama yapıyorsanız mevsime güvenmekten başka çare yok, nispeten daha yakın bir dönem için planlama yapacaksanız ise  AccuWeather – Paris , Wundergrund – Paris, Weather.com-Paris gibi büyük meteoroloji sitelerinden uzun vadeli hava tahminlerini öğrenebilirsiniz.

Paris bizden enlem olarak biraz daha kuzeyde olduğu için havası daha serin, yaz olmasa da bahar ortalarından yaza yakın dönemleri tercih edebilirsiniz. Ha diyorsanız kar kış da güzel, şehirde fare deliği gibi metro ağı var, caddeler sokaklar da güzel, karlı bir Paris akşamı daha romantik olur, orası da size kalmış…

Paris’te konaklama

Diğer bir zor mesele… Hatta uçak bileti almaktan daha zor doğrusu…. Bunun iki nedeni var; birincisi Paris’in konaklama konusunda pek ucuz bir yer olmaması ikincisi ise merkezi geniş bir alana yayılmış bilmediğiniz bir şehirde kalacak muhit seçmek.

Paris’te konaklama için dört farklı alternatifiniz bulunmakta:

  • Otel, Hotel
  • Hostel
  • Airbnb gibi sitelerden ev veya oda kiralamak
  • Coachsurfing ile ev değişimi yapmak

Otellerin çok pahalı oluşu, hostellerin ise ayrı oda ve ayrı tuvalet istenildiğinde onlardan aşağı kalır yanı olmaması ve aranılan rahatlığın genelde bulunamaması sebebiyle biz bu sefer tercihimizi daha önce hiç denemediğimiz Airbnb’den yana kullandık.

Konaklama ile ilgili değerlendirebileceğiniz bilindik siteleri şöyle sıralayabilirim

Bu sitelerle ilgili değerlendirmeleri ve diğer alternatifleri ekşi sözlük‘ten alabilirsiniz. Gerçekten faydalı detaylar mevcut.

Neden Airbnb?

En büyük sebebi aslında ekonomik oluşu, tatil planımızdaki belirsizlikten dolayı konaklama konusunda son dakkaya kaldık. Geç bir tarih sayılsa da iki kişilik konaklama bedelini kıyasladığımızda orta halli otelller ile airbnb arasında 700-800 TL civarı bir fiyat farkı mevcut, hostellerle ise 300-400 TL gibi bir fark söz konusu.

Airbnb basit olarak insanların evlerinin tamamını veya bir odasını veya oda-kahvaltı şekilde  misafirlerine kiraladıkları bir sistem, airbnb.com sitesi modern ve tüm detayları sunan ev ilanları ve kullanıcı profillerini barındırıyor. Kullanımı çok basit ve işinizi çok kolaylaştırıcı araçları sunmasının yanında gideceğiniz şehir hakkında da kısa ipuçları vermekte. Temel işleyiş şöyle oluyor:

  • İsteğinize göre eve veya oda arıyorsunuz,
  • Hoşunuza giden ev/oda ile ilgili ilan sahibine mesaj gönderiyorsunuz. Bu mesaj aynı zamanda bir prensipte anlaşma ön kabul görevi görüyor. Her ne kadar ilanın kendine özgü bir takvimi olsa da bu takvimdeki tarihleri ev sahibi güncellememiş olabiliyor.
  • Doğrudan rezervasyon yapmak yerine ev sahibi ile iletişime geçmenizi öneririm, çünkü rezervasyon yaptığınızda kredi kartınızda tutar blokeye alınıyor, rezervasyon ve konaklamaya başlangıcınızda ise hesabınızdan tahsil ediliyor. Ev sahipleri olumsuz bir yanıt verse bile bu tutarın blokesinin kalkması bir haftayı bulabiliyor.
  • Muhakkak birden çok ev sahibine mesaj atın, çünkü yanıt vermeyebiliyorlar veya geç verebiliyorlar. Alternatifleriniz olsun.
  • Yorumlar çok önemli, muhakkak kalacağınız ev ve kişi hakkındaki yorumları okuyun.
  • Profilinizi tam doldurun ve pasaport doğrulaması vb bütün doğrulamaları yapın, bu karşınızdaki ev sahibine güven verecektir.
  • Bazı ev sahipleri hostel işletir gibi profesyonelce bu işi yapıyor, bazıları ise normal şekilde evlerini kiralıyorlar.

Dikkat:

1- Unutmayın ki ev sahiplerinin de planları değişebilir ve rezervasyonunuzu iptal edebilirler. Rezervasyon iptalinin mümkün olmadığı seçenekler de mevcut ama sayıları az. Bu nedenle işinizi sıkı tutun, yedeğiniz olsun. Bu gibi durumlard Airbnb sitesinin çok yardımcı olduğu söyleniyor, yeni rezervasyon, ek indirim kuponu gibi konularda yardımcı oluyorlarmış.

2- Diğer bir durum ise evin fotoğraflardaki gibi çıkmamsı/çok pis çıkması. Bu gibi durumlarla karşılaşmamak için çok ve olumlu yorum almış ev sahiplerini tercih etmenizi öneririm. Buna benzer bir durum Aribnb’den New York’ta bir ev tutan arkadaşlarımızın başına gelmiş. Ev çok pismiş, fotoğraflarını çekmişler ve Airbnb’ye göndermişler, sonrasında da bir otelde kalmışlar, Airbnb oteldeki konalama masrafını ödemiş ve indirimli başka bir ev önermiş.

İşte bunlar ev  tutarken ödediğimiz hizmet bedelinin geri dönüşü. Bu nedenle Airbnb’yi olumsuz durumlarda destek veren ve güven duyulan bir site olarak görmekteyim.

Airbnb sitesinde çeşitli indirim kuponları da mevcut, kupon kodu ve başvuru linki ile üye olanlar indirim kuponu kazanmakta, bu kodu veya linki verenler de davet ettikleri kişilerin rezervasyon gerçekleştirmesi üzerine puan kazanmakta.

Şu adresteki bağlantı üzerinden https://www.airbnb.com.tr/c/zbildirici  üye olursanız, kiraladığınız evde 57 TL civarı bir indirime sahip olacaksınız. Sonrasında siz de kendi kodunuzu vererek indirim kazanabilirsiniz.

Kaldığımız evi merak eden olursa https://www.airbnb.com.tr/rooms/1550287 adresten görebilir. Rezervasyon için çok geç kalmış olduğumuz için fala seçeneğimiz yoktu. Doğrusu burayı tercih etmekten çok memnun kaldık, muhit güvenli, ev temiz, ufak olmasına rağmen ferah ve aydınlık bir ev. Batignolles böylesinde, 17 bölge(Arrondissment of Paris – Wikipedia) sınırında ilk 10 bölgenin halkasına yakın. Kaldığımız ev Brochant metrosuna 7-8 dk yürüme mesafesinde. İlk 10 bölgede yer bulamadıysanız veya pahalı geldiyse bu bölgeyi önerebilirim, tek kötü yanı yoğun saatlerde metro biraz kalabalık. Onun dışında ulaşım süresi vs çok kısa, mahallede Türk (Diren Kebab) ve Kürt kebabçı dükkanları da mevcut ayrıca 24 saat açık bir de market olması eve geç gelişlerde işi kolaylaştırmakta. Özetle kalmak için ilk 10 bölge dışında güzel bir yer, Montmartre her ne kadar daha popüler bir bölge olsa da Batignolles daha güzel bir tercih olabilir.

Vize

Fransa için vize almak çok zor değili Üç işgünü içerisinde başvurunuzu değerlendirilip size dönüyorlar.

İşlemleri VFS şirketi aracılığı ile yapıyorsunuz ve randevu sistemi ile çalışıyorlar. Sitelerinde http://www.vfsglobal.com/france/turkey/istanbul/Schedule_an_Appointment.html adresinde randevu alabiliyorsunuz. Randevu merkezleri: İstanbul – Harbiye, Atunizade, Ankara ve İzmir’de bulunmaktaymiş…

Turistik vize için gerekli evrakları VFS sitesinde yazmış:
http://www.vfsglobal.com/france/turkey/istanbul/tourism_documents.html

Ben bir bankada ücretli çalışanı olduğum için standart evraklar olarak aşağıdakileri verdim.

  • VFS Randevu kağıdı
  • Pasaport
  • Uçak bileti
  • Konaklama ile ilgili rezervasyon dökümü (Kalacak yer konusunda karar henüz karar veremediyseniz Booking.com veya Hostelworld.com vb sitelerden ücretsiz iptalli rezervasyon yaptırabilirsiniz.
  • İşyerinde çalıştığına dair ve söz konusu günlerde izinli olduğuna dair işveren yazısı.
  • Sosyal güvenlik ile ilgili kurum yazısı.
  • Banka referans mektubu (Müşterimizdir hesabında şu kadar para bulunmaktadır Fransa en az gnlük 120 EURO karşılığı bir bakiyeniz olmasını istiyor)
  • Son 3 aya ait hesap ekstresi, kredi kartı ekstresi
  • Schenghen seyahat sigortası – 30.000 EURO teminat tutarlı
    • Dikkat: Seyahat sigortası çoğu bankanın Platinium, Miles, Adios vb kredi kartı ile ücretsiz yapılmakta. Ekstradan para vermeden kurtulabilirsiniz.
  • VFS’nin istediği vize başvuru formu İngilizce veya Fransızca formu dolduracaksınız, Türkçe form sadece açıklama için sunulmuş.
  • 2 adet kriterlere uygun fotoğraf. Ama son altı ayda çekilmiş olsun, yoksa takabiliyorlar.
  • 84,5 EURO – Yanınızda EURO götürün, TL almıyorlar illa ki EURO cinsinden almak istiyorlar.

VFS’nin sitesinden meslek durumunuza göre gerekli evrakları hazırlayıp randevu alarak başvurunuzu yapıyorsunuz. Başvurunuzun sonucunda evrakları adınıza başka birinin almasını isterseniz bunun için bir talimat verebiliyorsunuz. Dilerseniz SMS bildirimi ile de işleminizin tamamlandığı bilgisini alabiliyorsunuz. VFS size olumlu veya olumsuz diye dönmüyor, sadece başvurunuz sonuçlanmıştır diyor. Pasaportunuzu teslim aldığınızda sayfalardan birine vize yapışırmışsa işiniz tamamdır. Şayet vizeniz reddedildiyse, bir bildirim kağıdı ile eksiklerinizi belirtiyorlarmış.

Ulaşım, konaklama ve vize işlemleri bu birinci yazının konusundu.

  1. Seyahat planlama ve ipuçları
    1. Gezilecek yerler
    2. Yeme- İçme
    3. Alış – Veriş
  2. Paris’te ulaşım
    1. Havalanından Şehre ulaşım
    2. Şehir içi ulaşım
    3. Şehir merkezinden havaalanına ulaşım
    4. Duty free

konularını da ilerleyen zamanlarda yazmayı planlıyorum.

Mutlu günler.