Fikir

Ana sayfa Fikir Sayfa 2
Fikir

Nail Baba: “Batı Beni Yanlış Anladı!”

0

Nail Baba

Nail Baba, o bu toprakların bir efsanesi fakirin fukaranın babası… Yıllar boyu durmadan çalışan, üreten ve bunca yıllık emeğini sermayesini artırmak için değil iyilik için kullanan bir “BABA”.

Nail Baba’nın köyü, bir orman köyü ve tabii ki Nail Baba odunculukla uğraşmakta, her yıl bu vakitler kara kış bastırmadan yakacağı noksan olan, ya da hiç yakacak alamayan fakir fukaranın yanmayan ocaklarının bacasından aşağı yakacak odun atar. Bacadan atar çünkü fukaranın gururunu kırmak istemez Nail Baba,Anadolu insanıdır o.

Nail Baba’nın emektar bir katırı vardır, yaşlılık dişlerinden ve gözlerinden götürmüştür katırın, ama o da yaptığı işin haklı gururu ve sevabını yüklemiştir eğerine yıllardır… Mağrur değildir katır da olsa bu yörelerin en asil hayvanıdır o.

Odunculuk, ağaç işleri derken elbette zanaatı vardır Nail Baba’nın; marangozluk…Çatı, doğrama yapar Nail Baba, kışa erzak tutulsun diye bu yaşında bile 2 güne ağaç ambar diker, dam,merek nice yapılar çıkar Nail Baba’nın elinden teri ağaç tozlarına karışırken…

Bazı günler köyün çocukları sarar Nail Baba’nın etrafını. Nail Baba çocukları çok sever, gülücükleri gözlerinin ışığı içini aydınlatır Nail Baba’nın… Atölyesine ne zaman çocuklar gelse, Nail Baba eline geçirdiği ağaç parçalarına hemencecik şekil verir, oyuncaklar yapar, ayrıca bahar mevsimi gelince köydeki her çocuğa tekerlekli araba yapar sevindirir onları.

İşte böyle Nail Baba’nın hayat,gerçi onun emeğini ve yüreğini kelimelere dökmek cümlelerin içinde boğmak belki de onun kendi halinde ve olması gerektiği gibi yaşadığı hayatına bir saygısızlık, ama kendisinin de dediği gibi;

“Batı onu yanlış anladı !”

*O Alman efsaneleriyle süslenmiş, karnı hep tok derdi yok, bütün dünyadaki çocuklara bir gecede oyuncak dağıtan gerçekdışı bir kahraman değil…

Nasırlı ellerliye karnı yarı aç, veya yarı tok olsa da yüreğinin kuvvetiyle ömründen geçen yıllara aldırmadan mucizeler yaratan fakirin fukaranın dostudur. Nail Baba, bir gecede herkese yardım edemiyor çünkü o gerçek dünyada yaşıyor, ve bu toprakların yaşadığı gerçeklikte her uzak orman köyünde bir Nail Baba yaşıyor, ve kim bilir belki de bu akşam vaktinde günlük mucizelerini tamamlamış yün çoraplarını doğrulttuğu eski sobasına karşı uzanmıştır ve sobanın hafif hafif yanma seslerinde yorgun gözlerini dinlendirmektedir…

Pyke Çılgın Fikirleri Ve Buz Gemisi-Habakkuk

0

Geoffrey Pyke Geoffrey Pyke,Britanyalı bilim adamı,tam anlamıyla çizgi romanlardaki “Çılgın Bilim Adamı /Mad Scienist ” figürünün gerçek hayattaki yansıması ,çok zeki ve alışılagelmiş fikirlerden uzak çılgınlık boyutundaki düşüncelere sahip olan Pyke,zamanında ucube olarak görülmüştü.Savaş dönemi insanı olduğu için düşünceleri savaş ekseninde ürünlere yönelikti.

Pyke’ın en meşhur çalışması,mucidi olduğu Pykrete kompozit malzemesi ile üretilmesi planlanan buz gemi Habakkuk Projesidir.Habakkuk’a yoğunlaşmadan önce Pyke’ı tanımak için çılgın fikirlerine şöyle bir göz atalım.

Çok Gizli : Sıkıca Korunan Romanya Petrol Sahalarını Komandolar Nasıl Daha Kolay Yok Edilebileceği :

  • Nöbetçilerin üzerine köpekler yollanıp,nöbetçilerin köpekleri kurt sanması ve kaçması.
  • Köpeklerin boyunlarında küçük brendi fıçıları ile nöbetçilere yollanması (St.Bernard Köpeği gibi ) ve nöbetçilerin sarhoş edilmesi
  • Küçük patlamalarla petrol sahasında yangın süsü verilmesi ve Roman itfaiyeci kılığındaki komandoların böylece sahaya sızması.
  • Nöbetçilere kadınlardan oluşan bir ekip yollanması.(Baştan çıkartarak etkisiz hale getirilmesi)

Çok Gizli : İşgal Altındaki Norveç’te Seyahat için Motorize Kayak

Bu motorize kayak aynı zamanda Alman mevzilerine yollanabilen patlayıcı torpiller olarak da kullanılabilmekteydi ,Rocky dağlarındaki denemelerde Pentagon pek memnun kalmamıştı,fakat bu çalışma Kanada Başbakanının dikkatini çekmişti.Motorize kayak Norveç’te hiç kullanılmadı,fakat savaştan sonra kutup keşiflerinde hayati bir rol oynadı.

Çok Gizli : Nakliye İçin Boru Hattı

Gemilerden karaya insan ve mühimmat nakli için bir boru hattı

Ve elbiselerini giyip çıkarmanın zaman kaybı olduğunu düşündüğü için genellikle yatakta çalışan bu adamın en meşhur ve fantastik Projesi :

Çok Gizli : Habakkuk Projesi

habakkuk Bu projeyi basitçe açıklamak gerekirse teorik olarak “Batırılamayan ” Uçakgemisi Projesi yeteri kadar fantastik olacaktır,ve bu projenin amacı kadar zihin sınırlarını zorlayıcı bir diğer kısmı ise bu batırılamayan geminin “talaş ve buz”dan imal edilecek olmasıdır.
Şaka gibi gelse de Pyke,böyle bir malzeme yarattı, “Pykrete” ve yetmezmiş gibi bu geminin yüzen ve batmayan bir prototipini de yaptı.Şaşırtıcı değil mi !

Habakkuk

Arşivlerden kalma bu tasarım,yaklaşık 610 metre uzunlukta,100 metre genişlikte ve 60 metre yükseklikte adeta yüzen bir ada.
Teknik olarak “Batırılamayan” bu geminin sırrı pykrete de saklı,örneğin gemiye bir torpil isabet ettiğinde patlamanın gövdede açtığı hasar,gövdenin içindeki pykrete levhalarının arasından geçen soğuk hava borularının suyu dondurmasıyla hemen kapanacaktır.
Talaş tozu ve buzdan yapılan bir geminin sağlamlığının şüphe uyandırması gayet normal,fakat pykrete malzemesinin sağlamlığı bir hayli şaşırtıcıdır.

Pykrete malzemesi ile ilgili maalesef Türkçe bilgi bulamadım (malzeme mühendislerimizin bilgisine) fakat İngilizce wikisi Pykrete bilgi alabilirsiniz.

habakkuk

Habakkuk sadece düşüncede kalmadı,Patricia Gölünde(Kanada) bir prototipi 1943 yılında inşa edildi.O devirin parasıyla 70 milyon dolar ve 8.000 insanın sekiz ayda bitirebileceği bir projeye girişilmesindeki en ikna edici olay Winston Churchill ve Franklin D. Roosevelt in önünde Lord Mountbatten ‘ın pykrete ateş etmesi ve merminin geri sekmesi olmuştur kuşkusuz.Böylesine büyük bir proje vaat ettikleri ve gerekliliğinden dolayı destek bulmuştu,pykrete ve bu gemi ile yapılabilecekler sınırsız gibi durmaktaydı.pykrete

Pyke’ın sakalı ucube elbiseleri ve garip tavırlarına rağmen yaptıkları herkesi şaşırtıyordu,dev yüzen geminin yapımı için analizler,finansman gibi ciddi uğraşlar en üst düzeyden başlatılmıştı,Fakat geminin yaratacağı temel sorunlar ekonomikti,maliyetin yanı sıra iş gücü kaybı,soğutma sistemi için gerekli kilometrelerce tesisat ve talaş tozu üretebilmek için kağıt üretiminin göreceği büyük darbe idi.Kulübe gibi çatı ile muhafaza edilmeye çalışılan prototip Patricia gölünde batmadan yüzerken,Habakkuk projesini rafa kaldıran olay “Normandiya Çıkarması” gerçekleşmişti.

Projenin rafa kaldırılmasıyla Habakkuk prototipi uzunca bir süre Patricia gölünde yüzmeye devam etti ve sonunda batırıldı.Proje İngiltere tarafından Amerika’ya devredildi.Yıllar sonra söylentilere göre 60’lı yıllarda Kuzey Kutbu civarlarında görülen yüzen dev buz kütlesi Amerikalıların projeye devam ettikleri başka bir deneme prototipiydi.

Bu yazıyı yazma amacım yaratıcılığın ne kadar basit objelerle de olsa fantastik kurguları gerçek hale getrebildiğini göstermekdi,tıpkı su ve talaş tozunun oluşturduğu pykrete gibi.

Pykrete Pyke savaştan sonra bir süre Ulusal Sağlık Kurumunda çeşitli sorunların çözümünde çalıştı,insanları düşünceleriyle tanıştırmayı umarak makaleler yazdı ve radyo yayınları yaptı.
Pyke bu dünyada çalıştıkça karamsarlaştı 21 şubat 1948 günü insanların kendisine baktığında en çok garipsedikleri tuhaf sakalını kesti bir kutu dolusu uyku hapını yutarak hayata elveda dedi.

Pykrete’e ateş edilince ne olur ?

*Pyke,Pykrete ve Habakkuk Projesi ile ilgili ilk Türkçe yazıyı yazmanın mutluluğu içerisindeyim.
 27/12/2008
Saat : 04.32
Zeki Bildirici

Kaynaklar :

http://en.wikipedia.org/wiki/Geoffrey_Pyke
http://ourworld.compuserve.com/homepages/pete_hall_uk/pyke.htm
http://en.wikipedia.org/wiki/Pykrete
http://en.wikipedia.org/wiki/Project_Habakkuk
National Geographic Buz Gemi: Deniz Avcıları

Köy Enstitüleri, Köykent ve Korsan Parti

0
Dans edemediğim bir devrim benim değildir - Emma Goldman
Dans edemediğim bir devrim benim değildir - Emma Goldman

Üç konuda kafamdakileri biraz dökeyim, siz düşünün. Şu borcunu ödeyemecek adamın hikayesindeki gibi…

Köy Ensitüleri

İş Bankası yayınevini gezerken iki tane köy enstitüsü kitabı gördüm:

  • Hasanoğlan Köy Enstitüsü
  • Cilavuz Köy Enstitüsü

 

Kitaplara* kısaca göz gezdirken gördüğüm fotoğraflar beni çok etkiledi. 1935 yılında başlıyor çalışmalar… Onca imkansızlık arasında tam anlamıyla sıfırdan bir okul yapmak, arı çıplak öğrencileri giydirmek ve doyurmak, yetmezmiş gibi bir de üretim araçları ile eğiterek tarım ve temel hayvancılık öğretmek… Daha da fazlası bir de bozkırın ortasında, taşı kayanın insanla dalga geçtiği, mezraların insanları esir ettiği bu yerlerde bu gariban çocuklara keman çaldırabilmiş, bando kurdurabilmiş ve batıda ne varsa ayna tutabilmiş olmak inanılmaz bir şey. Bence muazzam bir başarı ve vizyon eseri bu projenin sırrı bu tam anlamıyla topraklara ait olması, “yerli ve milli” çağrışımı geldiyse aklınıza onu bir kenarda tutun, bu bence sınırlarını bu şekilde tanımlayamayacağımız bir olgu. Daha çok yaşamla ilgili, yaşamak için üretebilmek ve bunu da kendine yeterek kendi emeğiyle kendi yerelinde yapabilmek.Devrim ve Muhteşem!

Dans edemediğim bir devrim benim değildir - Emma Goldman
Dans edemediğim bir devrim benim değildir – Emma Goldman

İnsan ölür kalır eseri sözü ne kadar doğru -sözün başı da bir o kadar yanlış, semer eşeğin değil insanındır, hayvanlar mülk ve eşya sahibi olmazlar. Düşününce sanki gerçek zamanlı bir strateji oyunu gibi, taş, ağaç ve temel kaynaklardan yapılan bir okul, Civilization – Uygarlaşma…

İmkanım olsa, suçu da üzerime alıp bu kitapları tarayıp herkese ulaştırmak isterim. Çoğu kişi resme bakar yazıyı okumaz elbette, ama varsın resme baksın, bir de bugünümüze. Bu muhakeme bile bir kişinin toplumsal bilincinin artmasına çok katkı sağlar. Bu resimlerin birçoğu internette mevcut aslında, arama motorunun görseller kısmına “Köy Ensitüsü” yazmak kafi, buna dahi üşenenler tam buraya tıklayabilir… Müsait olduğumda bir albüm yapmak isterim. Müsait olacağımı pek düşünmediğim için şimdilik sizi çok da sevmediğim hap-galeri sitesine yönelenirebilirim: https://onedio.com/haber/kurulusunun-76-inci-yilinda-koy-enstituleri-492108 

Civilization – Uygarlaşma, kaynaklarla çağ atlama, devrimler… Fantazi bu ya çoğu milletvekili bakan ve yönetici için bu oyunları oynamak asgari yeterlilik şartı olsa bence bir şeyler çokfarklı olur. En azından bir simülasyon yapsalardı, pat-küt değişen ekonomik, eğitim, sağlık ve güvenlik politikaları arasında halkımız ezilip duruyor. Boşverin neyimize lazım belki de on dayanma noktamızı bu simülasyonlarla bulup limitlerimizi zorlarlar…

Peki neden kapatıldı derseniz, sevdiğimden değil anlatışından dolayı paylaşıyorum İlber Ortaylı anlatsın:

 

*(Elbette bunlar konuyla ilgil itek kitap değil. Şöyle bir derleme listesi de gördüm: Köy Enstitüleri konusunda yazılmış en iyi 10 kitap – Hürriyet: http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/koy-enstituleri-konusunda-yazilmis-en-iyi-10-kitap-40017541)

Köykent

Gelelim bir yitik değere: Köykent Projesi. Bu proje ne yazık ki çoğunluk gibi başarısı değerlendirilebilecek bir seviyeye gelmeden bitmiş, ve hep bir hayal olarak kalmış. İlk uygulama 1978’de Taşkesti/Bolu’da yapılmış(http://www.bolugundem.com/bir-koykent-oykusu-68745h.htm), 14 ay süren bir yatırım süreci sonrası atıl bırakılmış ve hüsranla bitmiş. Daha sonra 2001 Ecevit uzun bir aradan sonra yeniden Başbakan olmuşken  Mesudiye/Ordu’da bir deneme daha yapılmış (http://www.gazetevatan.com/ecevit-in-hayaliydi-kabus-oldu–580543-gundem/) fakat bu da hüsranla sonuçlanmış, sonrasında ise klasik olumsuzluk ve insanın içini ekşiten bir beceriksizlik ile neticelenmiş.

Devletin girişimlerinde enkaza dönüşen girişimler ve çürüyen temellr çok. Ama sanılmasın ki özel teşebbüsün girişimleri hep tutuyor, daha fazla enkaz, daha fazla batık firma sistemin içierisinde dönerken -“sermaye sahibinin parası battı nasılsa demeyin- faturanın çoğunu batan firmaların borç taktığı kişiler ödüyor, bu da ayrı bir tartışma…

***

Bu iki konu kafamı çok kurcalıyor, doğrusunu söylemek gerekirse bunun nedeni kalabalıklaşan şehirlerde ruhen ve bedenen eziliyormuş hissine kapılmam. Hem hissiyatım hem de diğer insanları görüp onların duygusal ifadelerinden de bu yönde bir kanıya sahip oldum. Yeni metropol planları ve genişleyici politikalar kırsal nüfusun vaktinin artık dolduğunu, ilçelerin ya büyümek ya da yok olmak zorunda olduğunu açıkça beyan ediyor. Tarımın artık köylünün elinden çıkıp büyük şirketlere kiralanan devasa araziler üzerinde -sözde- daha verimli yapılması düşüncesinin yanlış ve yokedici uygulamasını yavaş yavaş görüyoruz. Nüfus demek öncelikle tüketim, hizmet satışı ve rant demek, işgücü ise ikincil olarak değerlendirilmekte, yüksek işsizlikde dahi tüketim seviyemizin maksimumda tutulması bile yeni şehir ekonomilerini izah ediyor. Nasılsa borçlanabiliyoruz ya, geleceğimizle öderiz, sorun yok.

Geniş topraklara sahip güzel ülkemizin coğrafyasında barınacak güzel ve ileri şehirlere dönüşebilecek onc ayer varken buncacık şehirlere tıkılıp turşu gibi yavaş yavaş çürümeye ne gerek var? Neden daha farklı bir yerleşim planımız yok?

Doğaya kaçış ve komün köyler bireysel çözüm arayılşlarından ibaret. Bir de aklıma gelmişti ama şimdi bulamadım Tansu Çiller’den arazi isteyip yerleşim kurulan bir köy vardı… Neyse demek istediğim bu şekilde bir politikanın olması ve minimalist yerleşim yerleri ağında rahat nefes alabileceğimiz şekilde yaşayabilmemiz yeni bir seçenek olmalı.

Korsan Parti Hareketi

Yazıyı gece gece çok uzatmadan son konu Korsan Parti Hareketi https://korsanparti.com/ Daha önce duymadıysanız sayfalarını gezebilir ve Kitap bölümündeki güzel kitapları indirip okuyabilirsiniz8https://korsanparti.com/kitap/). Dikkat eder misiniz bilmiyorum ama Hareketin son 2 yılda hareketsiz olduğunu görüyorum, nedenini bilmiyorum ama umarım tekrardan hareketlenir.

***

Bir caps-meme yapalım dedik, gecemizi harcadık, 780 kelime. Hepsini okuduysanız çok size çok bir şey katamamanın mahçubiyetiyle size teşekkür ederim.

Mutlu Günler.

Yenilemek için fazla dokunmayacağım

0
Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında

Yazılarda, sunumlarda, -özellikle- tezlerde, konferans ve hatta televizyonlarda son onbeş yıldır duymaktan sıkıldığımız başlangıç cümlesini yani  “Küreselleşen dünyada…” demeden değişen dünya ile ilgili bir yazıya başlayabilmek çok önem verdiğim şeylerden biri. Naçizane önerim; lütfen siz de bu iki kelime ile başlamayın.

İnternet çok büyük bir devrim, çok basit bir ilkeye dayanmasına rağmen gerçekten tarihteki en başarılı ve en büyük devrim diyebiliriz. 90’lı yıllardaki ilk hali ile de büyük bir devrimdi, şimdiki dinamik haliyle ise çok büyük bir devrim. Dünyada bugüne kadar bu kadar insanı birbirine birçok yönden bağlayabilen eşsiz bir proje. Basit olarak, karşılıklı kelimeler, ses ve görsel veriler iletilmesinden çok ötede bir şeyi başarıyor, insanlar birbirlerini etkileyebiliyor. Birbirlerini etkileyen insanlar ise çok değişiyor ve farklı bir şekilde başka insanları etkilemeye başlıyor. Tarif etmesi güç ama lise biyoloji derslerinde genetiğin temelini hatırlarsak, melezlenme ile yeni bezelye türlerin oluşması gibi, düşünce sistemleri de melezlenerek yeni düşünceler ve bunların yayılmasıyla oluşan daha doğrusu örülen kolektif bir beyinin paydaşı haline geliyoruz.

Düşünceler, algılama hatta duyguların internet ağı üzerinden adeta füzyon reaksiyonu gibi ortaklaştığını kolayca görüyoruz, tanık oluyoruz. İyi yönde bir gelişme olduğu şüphesiz. Kötü yönde bir eğilim üzerinde neler olabileceğini ise düşünmek dahi istemiyorum, dev bir karşılıklı ortak nefret dünyayı yok olma savaşına bile götürebilir…

Bir şeyin içindeyseniz değiştiğini çok olay farkedemezsiniz. Teknolojiyi de topluma göre biraz önden takip ediyorsanız -ki bir blog okuyucusu olmak bence bunun için yeterli bir göstergedir- her yeniliğin dünyayı değiştireceğini düşünüp sabırsızlanmış ve değişime şahitlik etmek için beklemişsinizdir diye tahmin ediyorum. Fakat değişimin gerçekleştiğini ancak başka birinin ağzından ‘Artık xxx değişti’ lafını duyduğunuz zaman anlarsınız, ki bu onay ispatı aynı zamanda sizin şahitlik sürenizi de bir anda siler götürür, birden bu gerçekle karşılaşmış gibi olursunuz…

İşte bu değişimin daha doğrusu içinde bulunduğumuz devrimin çok da büyük bir maliyeti var: ‘Bağlı olma zorunluluğu’-bağımlılığı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, özü şudur günlük hayatınızda internetin yeri artık sabittir, erişme ve erişilebilme alışkanlığınız haline gelmiştir. Bağımlılıktan öte bir durum olduğunu düşünüyoum, organik bir bağ hissi, bağlı olma hissi, beslenme refleksi gibi…

İnternet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi genel adlarla zaten bu durumu tartışmış, konuşmuşsunuzdur… Ama ben durumun biraz daha farklı ve derin olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda da duruma bu ciddiyeti kattığını düşündüğüm şeyi yazmak istedim: AKIŞ (stream)…

Algı olarak doğrusal bir çizgide gidiyoruz. Kolayı da bu, bir zaman sırasında tane tane akan bilgiler… Karmaşayı sevmiyoruz, zaman sırasına dizilmiş her çeşit bilgiyi karıştırmadan almak gerçekten çok kolay… Sosyal medyada bilgilir akışla geliyor, zaman çizginizde hakimiyet sizde, okuduğunuz internet gazetesi haberi size akışla veriyor… Sürekli olduğunuz haber sitesine bakın, neden ana haberleri numaralandırılmış, neden yukarıdan aşağıya doğru önem sırası değil de zaman sırasına göre sıralanmış haberler var? Kolayı bu da o yüzden. Kolay olduğu için takip etmeyi başarıyoruz ve başarabildiğimiz bu eylem zevk veriyor, bağlanıyoruz. Sözlük siteleri bile akışın ağırlıklı bir takip kipi içerisinde, aradığınız terim neyse dilerseniz ararsınız… Örnekleri fazla verip konuyu boğmaya gerek yok, günümüzdeki çoğu internet sitesi bir akış üzerine kurulmuş.

Bağlı olmak aslında internetten beslenir halde olmak gibi, ne yediğiniz size kalmış, süper bilgilerle de beslenebilirsiniz, süper saçma bilgilerle de. Elbette internet dünayadaki bütün bilginin kaynağı değil (en azından şimdilik), fiziki çevremiz ve yaşamanın ta kendisi bilginin diğer kaynakları. Dengesiz beslenme gibi dengesiz bir bilgi beslenmesi de sorunlara yol açıyor, obezite gibi düşünelim. Dengesizce internetten beslenir hale gelmemiz, doysak dahi daha fazlasını arama haliyle bizi akışımızın başına geçiriyor ve yenilemek için ya tıklıyoruz ya da sürükleyip bırakıyoruz… Nasıl bir ruh hali ise az sayıda gelen güncelleme, yeni bir habere denk gelememek, gelen kutumuzda yeni bir posta olmaması bizi mutsuz etmekte. Oysa o zaman dilimi içerisinde nasıl bir beklentideyiz… Dev internet ağı ve sınırsız içerik akışından bizim nasibimize az düşmesi açken yoksul sofrasında olmak gibi bir his veriyor. Ne kadar çok yenilersek o kadar az ile karşılaşıp daha mutsuz oluyoruz. Tabi akışla beslenmek gibi etkileşme ihtiyacı da aynı şekilde, insani ve sosyal bir ihtiyaçmışçasına internet üzerindeki ağımızdaki kişişelerle etkileşmeyi bir ihtiyaçmış gibi görüyoruz. Çoğumuz aile ve yakın arakdaşlarımızla fiziki platformda daha az etkileşiyoruzdur…

Bir akıllı telefon sahibinin ortalama 9 dakikada bir telefonunu kontrol ettiğini okuduğumda kendime üzüldüm. Hayatın akışındayken bir işin ortasında veya sohbet ederken birden zorunlulukmuş gibi telefona ya da bilgisayar ekranına dönmek… Ne kötü ama ne çok yapıyorum… Altını çizmek isterim, üzüldüğüm şey ekrana uzun süre bakmak değil, dönüp bağı kontrol etmek…

Ne yapalım, yolda, durakta beklerken nasıl geçsin zaman diyebiliriz… O metrobüsün içinde 4-5″lik bir dünya kapısını açmayalım mı? Açalım tabi ama mümkünse başı-sonu olan bir şey olsun ekranın öte tarafında, akışın periyodunu mümkünse biz belirleyelim. Ha bire yenilemeyelim, yeni haber var mı diye aynı siteleri her saat turlamayalım. Mümkünse okumadaki boşluklara doğru ileleyelim… E-kitap olur, daha sonra okumak için sakladığınız yazıları Pocked – Read it Later (Daha sonra oku) Feedly vb uygulamalara yüklenelim.

Geçtiğimiz iki ayı yolculukta Kindle ile kitap okuyarak geçirdim. Son on günde yolculuk süremi düşünmem gereken bazı konulara ayırdım bu nedenle kitap okumaya ara verdim. O konuları düşünemediğim gibi, beş dakika bakayım derken yolculukta 38 kere akış yenilediğimi farkedince ne kadar sıkıcı bir şeyin içine kendimi ittiğimi gördüm.Akışlar yoğunlaştıkça birbirini tekrar eden ve akışlardaki kişilerin de birbirini tekrar eden halle gelmesi gerçekten faydasız ve sıkıcı… Azı karar çoğu zarar…

 Bu yüzden artık yenilemek için ikidebir dokunmayacağım. Önemli bir haber – olay varsa zaten bildirimi gelir, çevrendekiler bahseder. Hem bugüne kadar hep haberleri herkesten önce takip ettim de ne oldu, cemiyet ortamında -aa şu olmuş denildiğinde yaşanan ortak heyecanı yaşamadım, ben onu çoktan öğrenip şaşkınlığımı tüketmiştim, çevremle o anda paylaşabildiğim tek şey törpülediğim küstahlığımla söylediğim -evet okudum ben onu- evet duydum…

Kendime sınır koymayı sevmiyorum, uymayınca benim kendime olan saygımın öz-benliğimce ezilmesini kendime yediremiyorum. Fakat (bu kelime ile cümleye başlanılamayacağı iddia ediliyor) günde üç kere toplu ve hızlı şekilde bu akışlara göz atmamın kafi olacağını ve bunu uygulamayı düşünüyorum. Sabah gazetesi, akşam postası gibi, bir de öğle benden olsun…

Spam engelleyici doğrulamalarındaki ‘Stop spam, read books (Spam yapmayı bırak, kitap oku)‘ sözünü ilk duyduğumdan bu yana çok seviyorum, ve her zaman kaybıyla ilgili konuda bu lafın türevlerini kafamda çeviriyorum, bu konuda da ‘Yenilemeyi bırak, kitap oku (Stop refreshing, read books)‘ diyerek kendimi motive edeyim.

Akış dedim, durgunluk ve dinginlikle bitireyim.

Sapanca Gölü Kenarında
Sapanca Gölü Kenarında – (1920 x1280 boyutlu duvar kağıdı halini indirmek için resme tıklayın – JPG – 538 KB) Ekran boyutunuza göre dilediğiniz ölçüde küçültüp/kırpıp kullanabilirsiniz)

Mutlu günler.

Bu yazı 1.000 kelime ve 7.395 karakter içeriyormuş, çok değil hani… Satır boşluksuz 2 adet A4. Ne kadar okudum/zaman kaybım oldu diye merak ediyorsanız işinize yarar 🙂

Bugün Yeni Bir Gün

0

actrion tuxSaat 04:20… Güne başlayalı dört saati geçmiş ve ben hala yapmam gerekenleri istediğim her an yapabilirmişçesine öylece bir şey yapmadan bekliyorum.Uyuyacağım ve bütün maceracı kişiliğimi uyanınca bir kenara bırakıp,yapmam gerekenlerin havasına girmek için gerekli dış görünüşü yakalayacağım. Uzun zamandan beri yazmamak yitirilen bir alışkanlık hissini yeterince hissettirdi. Bu arada çok şey yaptım diyemeyeceğim sadece seyahat ve boş vakit hepsi bu.

işadamı tux

Bugün uyanınca umarım günlük planıma uygun hareket ederim; kolları sıvasam hemen hallederim duruşundan kurtulur kolları sıvarım. Araştırmalarım için vakit daralmakta ve kuluçka evresi içi kof bir kuluçkadan başka bir şey vermemiş vaziyette… Aktif çalışma, çalışma içindeki dinamiklerle yeni fikirleri ortaya çıkarır umarım…

Tux’lar için Emeği geçenlere teşekkürler, buradan size uyan bir tux var mı bakabilirsiniz.